Perşembe, Mayıs 22, 2008

Besinci misafirin ardindan...


Sanirim hic bu kadar uzun bi ara vermemistim blogumda. Bilincli bi sey degil elbet, elimde olsa her gun yazmak isterim de, bu donem biraz tez telasiyla gectiginden genelde gunun 6-7 saati universitede oluyorum. Sonrasinda da bilgisayar ekranina bi daha bakasim gelmiyor zaten. Sonunda ve umarim ki tez konusunda yuzduk yuzduk kuyruga geldik. Haftalardir biz "hah bitti galiba" diyoruz, supervayzirimiz Martin Bey, "hop olmamis salaklar, duzeltin sunlari" diye geri gonderiyor bize dosyayi. Bitmeyecek sandigimiz bu kisir dongu, kendisinin son mailinde birazcik daha az duzeltme gondermesiyle biraz sona yaklasti gibi. Gelismeleri yazarim ben. Gecen haftanin en guzel olayi ise bu tez yogunlugu ve bayginliginin icindeyken Deniz'in 4 gunluk bi kacamak yapip buraya gelmesiydi. Ben kizcagiz valiz hazirlarken kendisine cemkirip tum kalin esyalarini cikarttirdim, sonra Deniz bi geldi buraya hava 5 derece oldu! Neyse ki Pascal'in ustun yeteneklerle yikamayi beceremedigi ve Deniz'in giyebilecegi boyutlara getirdigi siyah dugmeli bi hirkasi vardi da Deniz beni oldurmekten vazgecti o yuzden. Ozellikle Pazar gunu gercekten kicimizin dondugunu soyleyebilirim. Kendisine Mayis ayinin ikinci yarisinda titreye titreye usumekler yasattim, umarim beni sevmeye devam eder.
Havamiz hep kotu degildi ama elbet, Deniz'in geldigi Persembe gunu benim ustumde sort bile vardi hani. Gerci ustumde deri montum ve posum vardi ama olsun. Sortsa sort! Persembe gunu 18:30 gibi bulustuk Goteborg'da, hemen valizi kilitledik, verdik kendimizi Goteborg'un Bagdat Caddesi Avenyn'e. Gozumuze pek guzel bi Irish bar kestirip basladik icmeye ve dedikodu yapmaya. Bi gece yatmadan once kac kisi hakkinda konustugumuzu hesaplayalim dedik de, sanirim sayi 25'i gectiginde benim sinirim bozulmaya baslamis kikir kikir guluyordum. Ucanin da kacanin da dedikodusu yapildi yani, ayrinti yok tabi.
Cuma gunu Trollhattan'da gecti tamamen. O haftasonu da Sakari , Cecile ve Caroline de Isvec'in guneyine Malmo ve Lund'a gittiler. O yuzden biz de Caro'dan bisikletini rica ettik, o da verdi sagolsun. Tabi Caro ve Deniz'in boy farkini dusunurseniz bisikletin selesini indirmek icin baya caba sarfettik. Trollhattan'da bol bol bisiklete binip, bol bol cayirlara kirlara yayildik. Nehir kenarinda yuruduk, ormanlarda yuruduk. Kendisi benim gordugum kadariyla gayet mutlu gozukuyordu, rol yaptiysa bilemem.
Cumartesi ise Goteborg'da tam anlamiyla canini cikardim Deniz'in. Sehrin yarisini yuruyerek gezdirdigimden kendisi bi sure sonra ciddi ciddi isyan etti. En son kendimizi bi teras bara attik, biralarimizi icerken de yavastan donmaya basladik. Cumartesi aksamustu ciddi ciddi sogumaya basladi cunku. Barda gelen gecenin dedikodusunu yapmak suphesiz ki yine cok eglenceliydi. Ben kendisine sooole en sarisindan yakisikli bi Isvec adami bulma cabasi icindeydim ama bizim ki cok gonullu cikmadi. Cabalar bosuna gitti. Cumartesi gecesi Trollhattan'a donup en bi sevdigim barimiz Butlers'da icmeye devam ettik. Butlers'da ustumuzdeki battaniyelerle bile donarken, aniden yanimizdaki masaya mini etekleriyle ve incecik montlariyla gelen 4 tane tas Isvec hatununu gormesiyle Deniz insanligindan bezdi. En son biraktigimda hala "oha ya, onlar da kadin, ben de...! Nasi oluyor bu is?" diyordu.
Pazar gunu Cumartesi'den ders almamisiz ki, yine donduk! Ama disarida cok kalamadik, buz gibi havanin disinda bir de ustune yagmur yaginca sakin sakin evde gecirdik gunumuzu.
Pazartesi yine Goteborg'a gidildi, Deniz son alisverislerini yapti, son kahvemizi ictik ve ben yolcu ettim onu. Sonra ben Aniyo'ya gittim, teze devam ettik kaldigi yerden.
Netekim, cok mutlu oldum geldigi icin. Burada bulundugum sure icinde ne kadar sansliyim ki arkadaslarim beni ziyaret edebildiler. Hic kimse de gelemeyebilirdi yani, herkesin isi var gucu var, yogunlugu var. Hem sonra vizesi, osu, busu... Buna ragmen besinci misafirimdi Deniz. O yuzden kendimi cok sansli hissediyorum. Gelenlerin hepsi sagolsun. Gelemeyenleri de baska bi sehirde yasamayi basarabilirsem, oraya bekliyorum buyuk bi umutla. Trollhattan'dan daha merkezi bi yer bulmak lazim yavastan. Olursa yani...

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Dedikodu sevmem, yapani hic sevmem!

Pascal mail atmis. Turk Konsoloslugu'nu aramis "Turkiye'ye gelirken yanimda pasaport getirmeme gerek var mi?" diye. Turk Konsoloslugu'nu aradiginda konusmaya baslayan otomatik teyze Turkce konusuyormus, cok sasirmis! Bayiliyorum Fransiz insaninin "ay dunyanin her yerinde, her durumunda neden Fransizca konusulmuyor kiiiii" tepkisine. Ulan Turk Konsoloslugu'nu aramissin, tabi ki once Turkce konusacak. Nesine sasirdiysa? Hayir soru da bi abuk, bu soruyu bana Tours'da sordugunda "deli misin tabi ki pasaportunu getirmen lazim" demistim, ikna edememisim kendisini. Konsolosluk gorevlilerinden biri umarim ayni cumleyi Fransizca dile getirir de inanir. Bahane de super, "e siz AB'ye adaysiniz ama bizim kimlikle girebilmemiz lazim" diyor. Oldu dedim icimden, kimligini de getirme sen. Deli yahu. Demin ablamla maillesiyorduk da ona da soyledim, Temmuz'un ikinci haftasinda bi Fransiz saldirisina ugrayacagiz ki ailecek sorma gitsin. Bastan soyledim, 20'sinde Sarp'in dugunu var ben ona gidecegim, gerekirse yardim edecegim haberiniz olsun" dedim. "Sen git, biz takiliriz" dediler. Nasi bi benimsemeyse artik? Caroline'in yilllar once anneannesi ile dedesi gelmis Istanbul'a. Caroline bu yaz Istanbul'a gidecegim diyince anneannesi ove ove bitirememis. Ne kadar guzel bi sehir oldugunu anlatmis, ne kadar iyi zaman gecirdiklerini soylemis falan bizim ki iyice gaza geldi o yuzden. Bi de Tours'dan sonra ablasinin yanina Paris'e gecmisti. Ablasi da simdiki esiyle Istanbul'a gittiklerini , sehre bayildiklarini falan soyleyince Caroline aldi yurudu, kesin geliyor iste ... Diger Caroline de onunla beraber gelecek. Sakari de gelmek istiyorum diyor. En son ben cinnet gecirip Sili'ye yerlestim diye mail atacagim sanirim hepsine.
Bizim minik ev arkadasi Tibo da bugun Stockholm'e gidiyor arkadaslariyla. Gitmeden once 9 paket bacon alip koymus dolaba. Stockholm'de bacon yok sanki. Cocuk bi garip zaten, surekli bi savas cikacak endisesi tasiyor sanirim icinde. Gecende de 6 tekerlek peynir almisti ozel bi yemegi pisirmek icin. Sakari'yle "manyak misin niye bu kadar peynir aldin?" diye sorduk, " benim annem hep boyle alir" dedi. Yalniz problem su ki annesi 4 erkek cocuga sahip bi kadin olarak kendince hakli. Senin neyine 6 tekerlek peynir! 5 Haziran'da Fransa'ya donecekmis gecende soyledi. Odasina da Patrice denilen baska bi Fransiz yerlesicekmis. Kil oluyorum Patrice denilen cocuga; Richie Rich gibi bi sey, surekli yapmacik yapmacik gulen minik erkek tipinde bi olusum! Ne zaman hatrini sorsam "superim, 8 saat bisiklet kullandim, 10 saat fitness yaptim, 28 saat kostum, spor dunyadaki en guzel sey" diyen hic hazzetmedigim insan tipi! Caroline kendisini super ozetledi bana gecende: "Bu salaklardan bizim ulkede cok var, babalari hayvan gibi zengindir kendi is yerleri olur, salak veletlerine de muhendislik okumasini soylerler ki islere devam etsin diye. Bi de en fenasi her Pazar kiliseye gider bunlar ve sanirim Sarkozy'e oy vermisler" dedi. Tamam dedim, ben ogrenecegimi ogrendim.
Neyse, bu kadar Fransiz insani odakli dedikodu yazisi yeter sanirim. Icimi soooyle bi dokeyim dedim, iyi geldi. Zaten icinde bulundugum bilgisayar odasi da -20 dereceye kadar sogudu. Olmeden gideyim ben buradan.

Un Probleme?

Dort gun once Isik'in gonderdigi Murathan Mungan kitabi, Kadindan Kentler'i nehir kenarindaki tahta platforma yatip huzurla okudum bugun. 21 dereceydi hava, hafif de bi ruzgar...Daha ne olsun? Bu sehir, bu yasadigim yer hic olmadigi kadar guzel bu gunlerde. Ayrilmaya tek haneli haftalar kalmisken belki de daha guzel gozukuyor her sey gozume. Hep yaptigim sey; ayrilmaya yakin bi sehre daha dramatik gozlerle bakmak...
Tez yogunlugundan bezdigim bi zamanda kendime ayirdigim bi gun oldu bugun. Caroline'le ogle yemegi sonrasinda kahve keyfi. Sonu gelmeyen konusmalar, dertlesmeler oldu biraz...Buraya gelirken aklimda asla cok ama cok iyi bi arkadas edinme gibi bi sey yoktu. Bi sene iste, tanisabildigim kadar insanla tanisir, icer eglenir gezer, masteri tamamlarim demistim. Yasim mi yasadiklarim mi yonlendirdi bu yone bilemem ama az ve oz insanla tanismayi tercih ettim. Caroline de benim icin o insanlardan biri. Sanirim en yakini.
Bugun eve dondukten sonra sandalyeyi ve kucuk IKEA sehpamizi balkona atip, yanina da kahvemi ve kitabimi alip gunese dondum yuzumu. Cep telefonumdaki sarkilari da shuffle tusuna basarak dinlemeye basladim. Ruh hali toptan arizali bi insan oldugumdan oyle hoppidi hoppada sarkilari yok listede pek. Shuffle demek, damar sarkilar ardarda gelsin, vursun yiksin beni demek bi nevi. Ama ne ara ekledigimi hatirlamadigim Sezen sarkisi "Seni Kimler Aldi" caldiginda kucuk capli bi sarsinti gecirdim sanirim. O kadar uzun suredir dinlememisim ki...Ve o kadar hazirliksizmisim ki. Sarki baslarken kapattigim gozlerimi sarki bittikten soooonra usulca acabildim ancak, bi seylerden korkmus gibi sanki...
Bir de, hayatimda ilk defa Hidrellez'de bi seyler diledim kendim icin. Kagida cizdim istediklerimi, cizerken heyecanlandim, bi sacmaladim. Makul seyler istemeye zorladim kendimi, cok sey cizmedim o yuzden. 5 Mayis gecesi saat 10 sularinda nehrin kenarina gidip kagidimi suyun akisina biraktim sessizce. Sonrasinda yakilan bi sigara, bi cevapsiz arama ve Negra Sombra...
Belki de olur...

Pazar, Mayıs 04, 2008

Globalizeyşın Beybi!

Bi onceki yazimda koca haftasonu tez adina bi sey yapmadigimdan yakinmisim. Ancak farkedememisim ki daha haftasonu bitmedi. Belki bugun harikalar yaratacagim. Gerci saat 05:08 ve ben cin gibiyim hala. Gunes dogdu, kuslar civildiyor, bende uyku sifir! Ne zaman uyur, ne zaman kalkarim da teze odaklanirim bilemem. Neyse, konumuz o degil. Ben yine uyuyamama krizlerindeyken televizyon izleyeyim bari dedim. Gittim oturma odasina actim televizyonu. Simdi buradaki standart kabloda bissuru Isvec kanalinin disinda Arap kanali ve Sirp kanali da var, ha bi de Kosova sanirim. Burada oturan gocmenlere ayip olmasin kivaminda bi uygulama. Ben mbc denilen Birlesik Arap Emirlikleri kanalina ugramis tam zap yapacakken, aa bi baktim bi tanidik bi seyler ekranda. Bogaz, bi yali, tanidik yuzler... Ucuncu saniyede Gumus dizisinin tam ortasinda buldum kendimi. Kimbilir hangi bolumu? Isin guzel yani dizinin dublajlanmis olmasiydi. Inanin, Kivanc Tatlitug'u Arapca konusurken gormek cogu komedi filminden daha cok gulduruyor insani. Bu gulme hali en fazla bes dakika surdu tabi. Gumus zaten cok bayik bi dizi, bi de Arapca beni acmiyor pek. Bi de ne alaka ulan? Isvec'te Arapca seslendirilmis Gumus izleyecek kadar acinasi durumda degilim ben. Bitmistir.

Tez yazmak icin gol evine gitmemek salakliktir!

Koca haftasonu "ne yaptin" diye soracak olanlara cevabim bulgur pilavi olacaktir. En sebzelisinden boyle, pek bi lezzetli olanindan...Ancak, "yapmak istedigin bu muydu" diye soracak olana cevabim ise suphesiz "hayir embesil, tabi ki degil" olacak sanirim. Tez adina bi kelime yazmadim! Sinir oluyorum kendimdeki dengesiz calisma ve calisamama hallerine. Sakari ve Ali haftasonu Sakari'nin kardesinin kiraladigi gol evine gittiler, beni de cagirdilar ama bu bahaneyle gitmedim. Otururum evde sakin sakin tezle ilgilenirim diye. Ne muhtesem dusunce! Cuma ve Cumartesi sabahi bi saatlik kosularim ve bisiklet kullanmamim yaninda oda toplamak ve Madonna'nin son albumu Hard Candy'i dinlemek de yaptigim seylerden. Bi de bulgur pilavi evet! Baharin artik Isvec'e bile yerlesmesi sonucunda buradaki insanlar sapitti. Ben iklime gore ruh hali degistiren insanlara alisik degilim ki. Tamam kis olur, hava kapali olur azicik hepimiz durgunlasiriz falan da keskin donusler olmaz yani. Yok! Isvec insani tamamen sezonlukmus, ben bunu ogrendim. Hic abartmiyorum herkes disarida. Ben Trollhattan'da bu kadar insan oldugunu bilmezdim yani. Erkeklerin hepsi ustsuz ve sortla takiliyor, kadinlar ise minicik etekler ustune incecik bluzlarla. Sandalet ve parmak arasi terlik ayrintilarini yazmama gerek yok sanirim. Hani yukselmis olan hava sicakligi da 15 derece bu arada, 30 derece falan degil yani. Ben disari cikarken hala ustume ince bi mont ve beremi aliyorum mesela. Bazen okuldan aksam 8-9 gibi donerken de eldivenlerimin olmayisina hayiflandigim oluyor ama bizim alt komsu sezlongu balkona atmis bikinisiyle gunesleniyor mesela. Caroline hayvani da kizin vucudu guzelmis deyip karsi apartmandan direk kendisini gozetliyordu gecen hafta. Bunun disinda bir de benim oturdugum bina ve yandaki 12 no'lu binada her aksam parti var anasini satayim! Zannedersiniz cilgin atiyoruz ortalikta. Mesela bizim yukardaki daireye ne oldu bilmiyorum. Butun sene sessiz sakin takilan cocuklar son bi haftadir istisnasiz her gun parti yapiyorlar. Bi gun cikip yukari "evladim sizin okulunuz, isiniz gucunuz yok mu beeee?" diye bagiracagim. Bugun de kus operasyonu sonrasinda balkona bi ciktim ki yan komsu da parti yapiyor! Balkonda gecende asansor operasyonu yaptigimiz cocugu gorunce selamlastik haliyle. "Muzik rahatsiz ediyor mu?" diye sordu nezaketen. "Evet gerzek, kapatin o muzigi" diyemeyecegime gore "sorun yok" deyip gulumsedim sadece. Sacini yine siyaha boyamis gerzek zaten. Baska bi problem de bu. Bizde varolan sarisinlasma arzusu bu insanlarda esmerlesme olarak gelisiyor. Kadinli erkekli o guzelim sapsari saclarini zehir siyahina boyuyorlar. Iki hafta sonra o sari dipler cikiyor, boya akiyor falan. Rezalet. Bizimki mi daha fena onlarin ki mi karar veremiyorum.
Kendimi simdi yatagima atip Six Feet Under komasina sokacagim sanirim bu gece. Ikinci sezona gecerken bi ara vermistim, simdi ikinci sezondan devam. Bu arada guzel haber, Deniz vizesini sorunsuzca almis, 15 Mayis'ta buraya geliyor. Boylece besinci misafirimi de agirlamis olacagim bi aksilik olmazsa. Buradaki tum arkadaslarim Turk insaninin gezme azmine sapka cikarmaktalar. Sekiz ay icinde besinci misafir geliyor, kolay degil. Deniz gelene kadar tezin onemli bi kismini teslim etmem gerek. Aksi takdirde once supervayzirim Martin abi, ve tez ortagim Aniyo baci beni kitir kitir kesecekler. Yarin tezimle ilgilenebilmek dilekleriyle ayriliyorum huzurlarinizdan. Istanbul'u, ablami, ailemi, arkadaslarimi cok ozledim. Bu da boyle biline!

Kus teroru!

Bundan bi ay once balkondaki kus yuvasini gorunce hepimiz bi sasirmistik. Yuvanin ustundeki minik yumurtayi ve yumurtanin ustunde sabirla oturan anne guvercini gorunce atmaya kiyamadik tabi. Yavru yumurtadan ciksin, dogsun, ucsun biz de ondan sonra temizleriz balkonu dedik. Tabi bu arada balkon balkonluktan cikti, her taraf kus boku, kucuk dallarla kapli falan. Neyse iki hafta once nihayet pek bi cirkin yavrukus yumurtadan cikti. Ben Fransa'dan dondum baktim iyice buyumus falan. Cok guzel. E hadi ucsun da biz de ortaligi toparlayalim diye sabirsizlanirken ben dun balkona bi ciktim ki ortalik rezil bi halde. Zira kargalar sanirim, muhtesem bi operasyonla yuvayi dagitmis ve yavru guvercini resmen deserek oldurmusler. Yavru guvercin balkonda oyle delik desik kafasi kopmus bi sekilde yatiyor. Bi de biz farkinda degilmisiz ikinci bi yumurta da varmis, e tabi o yumurtayi da kirmislar bi guzel. Karga katliami! Ben manzarayi gordugum gibi sok oldum tabi! Dun cesaret edemedim, icim kaldirmadi ama bugun kusu oradan alip cope atma operasyonunu gerceklestirdim, elimde bulasik eldivenleri, ayagimda botlar, iki tane dergiyle kusa dokunmadan bi naylon posete koyabildim kendisini. Sonrasinda 20 dakikalik bogurme seanslari haliyle...Eldivenleri hemen attim. Botlarin altini camasir suyuyla sildim, kendimi bi guzel yikadim falan...Ama bitmedi haliyle, o balkonun temizlenmesi lazim, yuvayi bi kaldirdim ki yerinden alti tamamen kusboku dolu! Kirilmis yumurtadan akmis sivi yapis yapis etmis ortaligi, kus tuyleri yapismis falan ustune...Igrenc bi halde...Balkonun temizlenmesini Sakari'ye birakacagim sanirim. Benim icin yeterince tiksindirici bi deneyimdi. O da kardesiyle haftasonunu gecirdigi gol evinden donsun, kirsin kicini temizlesin bi zahmet!

Not: Sabah isiklariyla beraber balkona cikmamla essek kadar bi orumcek agina sahip oldugumuzu da gordum. Muhtesem. Gunden gune kucuk capli bi hayvanat bahcesine donusuyor balkonumuz! Bi sonraki hedefimiz geceleri apartmanin arkasindaki ormandan ziplaya ziplaya apartmanin onune kadar gelebilen tavsanlar ya da kendi halinde piti piti yuruyen kirpiler olmali. Besinci kata nasi ulasirlar, bi fikrim yok ancak imkansiz olmadigini dusunuyorum.

Salı, Nisan 29, 2008

Tours



Gelelim Fransa gezimin Tours kismina. Once Tours'a dair kucuk bi aciklama yapayim ben; Tours Paris'e yaklasik 200 km uzaklikta, Loire ve Cher nehirleri tarafindan bolunmus, cevresindeki satolarla unlu 150.000 kisilik kucuk bi sehir. Ilk donem bizimle olan Pascal'in ve Caroline'nin sehri. Orali degiller aslinda ama orada okumuslar ve su an orada yasiyorlar. Seneye ogretmen olarak tayinleri nereye cikar bilmiyorum ama buyuk bi surpriz olmazsa yine Tours civari olacakmis. Ben kendi adima cehennemin dibine de gitseler onlari yine ziyaret edecegime soz verdim. Beni cok guzel agirladilar cunku...Cuma aksami 17:00'da vardim Tours'a, trenden indigim gibi ikisini de karsimda gordum. Pascal'in elinde yine bi bisiklet...15 dakika sonrasinda Pascal'in evine vardik. Ana caddelerden birinin paralelinde cok sakin bi sokakta cok tatli bi ev. Kucuk bi bahcesi, kocaman pencereleri ve yuksek tavanlari var. Ben hediyelerimi verdikten ve mutfakta bi bira huplettikten sonra derhal disari ciktik. Sehrin Place Plumereau denilen bi meydani var. Ortacag'dan kalma ucgen catili, cizgili cizgili evlerle dolu cok tatli bi yer. Hava da guzel olunca tum cafe-barlar sandalyeleri disari atmisti tabi. Zor da olsa yer bulup oturduk. Bize Caroline'in 4 Kanada'li arkadasi da katilinca yine BM olduk iki dakikada. Aksam saati geldiginde Pascal'in rezervasyon yaptirdigi restorana gidiverdik. Tour'a ozgu yemeklerin yapildigi bu mekanda guzelce karinlari doyurduktan sonra bitirdik geceyi. Cumartesi sabahi pek bi Fransiz usulu kahvaltidan sonra Caroline geldi. Hedefimiz cevredeki satolardan en ihtisamli olani Chambord'u gormekti ki onu ayri yazacagim.

Satoyu gormeden once piknik yapariz deyip doldurduk cantalari...Bagetler, pate, peynir, cips, yumurta, meyve, turp, cacik....Yine muhtesem bi havanin esliginde atladik Pascal'in arabasina dustuk yollara. Gunu cok yorgun bi sekilde ancak cok keyifli bitirdik, eve geldigimizde benim suratim gunesten pancar gibi olmustu, Pascal'in cilleri cikmisti, Caroline yorgunluktan ayakta uyuyordu ama degdi mi degdi. Pascal aksam yemegini 15 dakika icinde hazirlayip yine midelerimizi senlendirdi. Yemek sonrasi Caroline gece 12 gibi evine gitti, biz de bi guzel uyuduk.

Pazar gununun surprizi, hala Trollhattan'da komsum olan Caroline 'in Tours'a gelmesiydi. Caroline benden uc gun once kendi sehrine gitmisti Fransa'da. Oradan sadece bi gunlugune Tours'a geldi. Boylece iki eski ev arkadasi iki Caroline tekrar bi araya geldi. Bi de dordumuz tekrar bi araya geldik tabi...Cok garip hissettik kendimizi, aylar once Isvec'in kic donduran soguklarinda dordumuz gezerdik, simdi yine ayni kadro baska bi sehirde bulustuk. Caroline gelmeden once sabah Pascal'la pazara gidip bissuru sey aldik ogle yemegi icin. Fazladan bisikleti oldugu icin bisiklet de kullanmis oldum yani Tours'da...Ingilizce konustugum icin bana uzayliymisim gibi bakan insanlarin disinda oldukca keyifliydi her sey. Fransa insaninin da pazarini gormus oldum boylece. Istiridye baslangicli ve sarap soslu hindiyle devam eden super bi ogle yemeginde sarabi biraz fazla kacirip hepimiz gunun ortasinda sarhos olsak da keyfimizi bozmadi hicbir sey. Sehrin gormedigimiz kisimlarini gorduk bu sefer; Tours kalesi ve katedrali, Loire nehrinin kiyisinda yuruyus, Pont Wilson koprusu...Ve gun yine Place Plumereau'da bitti icerek. Tours benim umdugumdan da sirin bi sehir cikti. Benim amacim sadece onlari gormek ve ozlem gidermekti ancak amacimin ustunde cok tatli sehir gorerek dondum Isvec'e. Pascal'dan super Fransiz yemekleri ogrendim, coook lezzetli saraplar ictim, cok guldum, cok eglendim, coook mutlu oldum. Bi sonraki bulusma eger bi aksilik olmazsa Istanbul'da olacak sanirim. Pazartesi sabahi 07:40'da huzunlu huzunlu trenime binip Paris'e dondum ama yine de sukrettim tabi. Insan huzurlu oldugu anlari artik daha zor buluyor sanirim bugunlerde cunku...

Çemps İlaysıs'a gidelim mi?

5 gunluk Fransa gezisi cok iyi geldi bana. Cok mutlu ve huzurlu dondum Isvec'e. Gerci biraksalar gelmezdim, Tours'da kalirdim o ayri ama birakan yok, pasa pasa geldik buraya. 2 gece Paris 3 gece Tours olmak uzere tamamladim tatilimi. Paris hakkinda denecek pek bi sey yok. Yani "yeni olan" bi sey yok. Paris iste; tahmin edildigi gibi guzel, alimli, ozellikle Nisan sonunda 18-23 derece arasi sicaklara sahipken ve arada bi Nisan yagmurunu insanlardan esirgemezken daha bi guzel. Ben kendi adima Paris hayranlarindan olmadigimi soylemek isterim. Avrupa'nin tek bi "baba" sehri varsa o da Londra'dir bence. Paris, Londra'nin yaninda boooyle susunu pusunu abartip da ilgi cekmeye calisan manyak hatunlar gibi duruyor biraz. Neyse, Paris hakkinda kisaca bi seyler soyleyip bitirelim yazimizi. Soylememe gerek var mi bilmiyorum ama sehir cok pahali. Fiyatlar artik katlanilacak seviyeyi gecmis bence. Ortalama bi mekanda 50'lik bi biraya 8 euro vermenin mantigi nedir ey guzel Parizyenler!! Deli misiniz, divane misiniz? Sehrin insanlari, buyuk sehirde yasamanin bedelini asik suratli olmakla, hep kosar adim bi yerlere gitmekle, cok yorulmakla oduyor. Bu beni sasirtan bi sey mi? Asla! Istanbul'da yasayan adama sokmez boyle numaralar. Metro konusunda hic bi derdim olmadi acikcasi ama RER denilen banliyo trenleri accik kafa karistiriyor sanki? Hic kaybolmadim ama bi kac kez trene binerken "hadi bakalim dogru olana biniyorum umarim" dedim icimden. Galerie Lafayatte cilginligi son hizla devam ediyor Paris'te. Bir de belirli bi sure icin "Asiatic" konseptini benimsemis arkadaslar ki icerideki cekik gozlu insan sayisini tahmin edebilirsiniz. Hangi sikliklarla fotograf cektiklerini de...Asiatic konsepti giyim alisverisinde zerre kadar ilgimi cekmese de beslenmem acisindan beni oldukca mutlu etti. Food court'a gidip yuzlerce degisik Uzakdogu yemeginden kendime karisik ogle yemekleri yaratmak oldukca zordu ama sonrasinda zevkten oldurecek kadar lezzetliydi. Oradan aldigim mamalari parklarda bi agaca yaslanip, insanlari gozlemleyerek yemek ise en tatlisi... Nihayetinde Paris guzeldi iste. Sasirmadim, hayran olmadim, zevkten kudurmadim ama genel bi huzur ve mutluluk icinde gezdim. Sarap ictim, bol bol yurudum, cimlere uzanip kitap okudum, bol bol fotograf cektim...Carsamba gunu aksamustu adimimi attigim bu sehirden Cuma gunu yine aksamustu ayrildim. Gare D'austerlitz' de beni bekleyen Tours trenime atlayip elveda dedim simdilik. Kendisiyle bi daha -olmez sag kalirsak- gorusuruz sanirim. Bes senede bi ugrayip hal hatirini sormak lazim derim ben.

Çarşamba, Nisan 23, 2008

Nisan'i bitirirken...

Cok guzel ve fazlasiyla cosup kudurmali gecen bi haftasonunun ardindan Gozde geldi dun aksam buraya. Goteborg'da gunes batarken artik disarida oturup kahve icebilmenin keyfi, tanidik sevdik bi yuz gormenin keyfiyle birlesti. Bugun de bi dakika olsun bize eslik etme gorevini aksatmayan gunesle beraber minicik sehrim Trollhattan'in keyfini cikarttik. Konustuk, dertlestik, gulduk, huzunlendik...4. misafirim de beni cok mutlu etti iste. Simdi o uyuyor, ben uc gundur cok fazla yazmak isteyip yazamayisima ragmen bu gece zorluyorum kendimi. Bi kac satir karalamadan uyumak istemiyorum.
Yarin 12:50 ucagiyla Paris'e yolcuyum. Valizimi hazirladim, heyecanliyim. Tez icin teslim edilmesi gereken ne kadar sey varsa hepsini simdilik teslim ettim, o yuzden icim rahat. Beni huzursuz edecek hicbir sey yok. Beni bekleyen ise yalnizlik, farkli bi sehrin kollarina kendini atmanin vermis oldugu garip huzur, ozlediklerini gorup onlarla ne kadar guzel zaman gecirecegini dusunmenin heyecani...Fernando Pessoa'nin muhtesem kitabi yolda eslik edecek bana. Porto kitabim Oruc Aruoba - Ile idi, Paris'inki ise "Huzursuzlugun Kitabi" olacak.
Havalar guzellesti, ortalik burada gozle gorulur derecede canlandi. Insanlar daha neseli, sokaklar daha kalabalik, gokyuzu daha bi mavi. Icimde anlatmayi cok istedigim ama anlatamayacagim bi ozlem var. Istanbul'la, ailemle, arkadaslarimla, kirip uzduklerimle ilgili...Tarifsiz bi huznum var kendimden saklayamadigim. Her sey cok guzel gidiyor, hayat bana bu aralar hic de kotu davranmiyor biliyorum. Simariklik etmenin, sikayet etmenin alemi yok biliyorum. Ama sadece bi yerde bi bosluk iste... Neyse, bes gun yokum. Sonrasinda gorusmek uzere.

Cuma, Nisan 18, 2008

Weihenstephaner

Bugun Aniyo geldi Trollhattan'a. Tez icin hocamizla toplantimiz vardi cunku. E haliyle ben de gittim tabi. Toplantidan sonra o tezin analiz kismiyla ilgilenirken ben de teori kismi icin dunyanin en bayik "loyalty card" basari oykulerini okumaya devam ettim. Tezimiz Isvec'in en buyuk supermarket zincirlerinden birinin kartina sahip olan 2,4 milyon insanin 2007 yilinda yaptigi tum alisverisleri analiz etmek uzerine kurulu. Bildiginiz data mining yani. Milletin ne yedigini, ne ictigini analiz et, sasirtici iliskiler bul, supermarket zinciri ona gore duzenlemeler yapsin, parasina para katsin! Olay bu, baska bi sey degil.
Sonrasinda eve donduk Turk kahvesi icmek icin. Caroline o sirada ehliyet sinavindan donmustu o zipladi, 10 dakika sonra Sakari isten dondu falan, bana yine eziyet dolu Turk kahvesi yapma seanslari...Elektrikli ocakta kahve yapmak kadar bayik bi sey yok bu dunyada. Bekle ki pissin hazret! Yavas pistigi icin de o kadar lezzetli oluyor ki meret. Bizimkiler de iyice alisti guzel guzel kahve icmeye, ikide bi sirnasip duruyorlar bana "Ozan, kahve yapsana" diye. Bi de hepsi cok anliyormus gibi fal kapatiyor. Sonra da bana uzatiyorlar fincani ne goruyorsun diye. Ne diyeyim? Yuregin kabarmisin ingilizce karsiligi ne mesela? Ya da kismetin var ne demek ?? Salak salak ugrastiriyorlar beni.
Kahve seansi bittikten sonra Aniyo Goteborg'a dondu, Caroline evine dondu, biz de Sakari'yle aksam yemegimizi yedik. Sonrasinda her Persembe oldugu gibi bugun de Ogrenci Birligi'nin binasinda parti oldugu geldi aklima. Parti demeye bin sahit de yani, siz deyin "gathering", ben diyeyim "toplasma". Caroline dedi ki "ben gelmem depresyondayim", biz Sakari'yle gitmeye hazirlanirken Ali'ye mesaj attim. O da demez mi "ben zaten yuzuyordum, simdi ciktim, sehir merkezindeyim, hadi ziplayin" diye. Biz Sakari'yle apar topar evden ciktik, Ali'yle bulustuk gittik Ogrenci Birligi'nin binasina. Orada bi saat falan kaldiktan sonra hadi dedik baska bi yere gecelim. Iki ay once falan nehir kenarinda "Vokalen" diye bi mekan acilmisti. Kipkirmizi duvarlari, kocaman avizeleriyle ne zamandir bizi "bi ara gitsek ya" hallerine surukleyen...Mekana adimimizi attik ki bombos. Ingilizce konusmamiz sebebiyle her Trollhattan meraklisi gibi barmen cocuk da nereli oldugumuzu sordu. Sorunun cevabina Turkiye diye cevap verdigimde yine ayni tepki: "aaaaaaa, ben gecen yaz Alanya'daydim!" Trollhattan'in yarisi gecen yaz Alanya'daymis bunu anladim ben. Geldigimden beri "nerdensin" sorusuna verdigim cevabin ardindan hep bu cumleyi duyuyorum cunku. E guzel tabi bi yandan. "Senin annen basortusu takiyor mu?" cumlesindense "aaaa, ben gecen yaz Alanya'daydim" cumlesi cok daha hos benim icin. En azindan "oooh great" deyip kapatabiliyorum konuyu. Neyse, mekanda iki saat falan kaldik, kimse gelip gitmedi mekana. Sonrasinda biz de cikip yuruye yuruye geldik evimize. Hava artik bi ince deri mont arti atki takviyesiyle tahammul edilebilecek halde. 9'dan sonra ancak karariyor bi de kendisi. Bi sekil olumlu etkiliyor beni bu durum. Son bi haftadir cok manasizca depresif hallerin ortasindaydim. Manyakmanyak ruyalar, kimseyi gormek istememekler, saatlerce Six Feet Under izlemekler...Bu aksam nedense bazi seylerin guzel gidecegine inandim ben. Hayatimi kendi ellerimle guzelce yonlendirecekmisim, pisman olmayacakmisim gibi geldi. Bilemedim neden boyle hissettim ama guzeldi iste...Bu arada Pazartesi aksami Gozde Goteborg'a geliyor. Onu tren istasyonundan alip sonrasinda son trenle Trollhattan'a gececegiz. Sali gunu beraberce Trollhattan'da zaman gecirdikten sonra Carsamba sabahi o Stockholm'e devam edecek, bense Paris'e ucacagim. Paris'te iki gun gecirdikten sonra Tours'a Pascal'i ve diger Caroline'i gormeye gidiyorum. Pascal mail atmis bugun "hala Tours'a gelecegine inanamiyorum" diye. Umarim gittigime pisman olacagim kadar salak bi sehir degildir Tours. Hakkinda hic bi sey bilmiyorum, cunku sadece o ikisini gormeye gidiyorum oraya. Yoksa Fransa'ya giden birinin ilk tercihinin Tours olacagini dusunmuyorum. Her sey guzel gider umarim. Ingilizce konusmayan kil Fransizlar'i oldurmeden bi geleyim, baska bi si istemiyorum.

Pazartesi, Nisan 14, 2008

Ne diyecegini bilmez insan halleri!

Bahar daha pek gelmedi buraya. Yani bi takim calismalari var, gayret ediyor ama yok! Hala usuyoruz atkisiz, eldivensiz, sapkasiz. Buna ragmen barlar, cafeler yavas yavas sokaklara masalari, sandalyeleri atmaya basladi. Oturamasak da verdigi izlenim hic fena degil. Bi ay sonrasinda biz de artik burada disarida oturmaya baslariz sanirim. Yine de belli olmaz pek tabi. Bu aralar durmadan Devendra Banhart'in "Freely" sarkisini dinliyorum ben. Son yillarda dinledigim en guzel sarkilardan...Ozellikle bisiklet kullanirken dinlemesi cok keyifli. Insanin iki kolunu da acip, hafif esen ruzgari suratinda hissedip, kendini birakasi geliyor. Evet film sahnesi gibi oldu ama ben severim kendimi film sahnelerindeki gibi gormeyi. Yani sadece dusunme kismi, yoksa yapmayacagim tabi oyle bi sey! Duserim hem bisikletten. Hic de guzel bi film sahnesi olmaz o zaman hem!
Tez icin daha cok ama cok daha cok okumam lazim. Daha baslamadan baydim ben bu tezden sanirim. Bir de cok iyi anlastigin biri bile olsa tezi iki kisi yapmasin kimse mumkunse. Bi kere duzgun tartisamiyorsun bile tez hakkinda. Kendi dilin olmayinca, ne diyecegini diyebiliyorsun, ne adamakilli kafandan gecenleri anlatabiliyorsun...Sacmasapan bi durum. Gecen Aniyo ile bi konuda anlasamadik. Ulan o anlatiyor, ben anlamiyorum, ben geveliyorum, o anlamiyor. Caktirmadan da geriliyoruz yani sonucta. Tamam, oyle bagir cagir bi durum olmadi, olmaz zaten ama booyle iki atti sinirlerimiz. Neyse, sonunda uzlastik da cozduk sorunu. Ki bu daha baslangici! Du bakalim, kim kimi oldurecek sonunda.
Six Feet Under'i izlemeye yeniden basladim. Turkiye'deyken boluk porcuk takip edebiliyordum. Simdi ilk sezonu indirdim, her yemekten sonra bi bolum olmak uzere hupletiyorum kendisini. Besinci sezonun bitimine kadar maksimum bi ay icinde hakkindan gelirim sanirim. Baska bi favori ve sorunlu dizimiz "Tell Me You Love Me" ise simdilik beklemede. Ilk sezonun son iki bolumunu yavas yavas izleyecegim, cunku ikinci sezonun ne zaman baslayacagi konusunda hic bi fikrim yok. Dizilerden soz etmisken, gurbetcinin dostu Turk dizilerini gosteren internet siteleri var, insana kendini cok iyi hissettiriyor onlar. Tamam goruntu kalitesi falan rezil ama en azindan reklam yok, boole bos bos bakarak izliyorsunuz diziyi. Ben kendi adima "Annem" dizisini izleyecek kadar patetik durumdayim. Dunyanin en sacma dizisi ama olsun. Vahide Gordum muhtesem bi kadin bence. Tum kadinlar Vahide Gordum gibi olsun! Onun disinda "Benim Annem Bir Melek" basladi mesela, onu da izliyorum her hafta. Dolunay Soysert var orda da, o da cok guzel bi kadin. Herkes Dolunay Soysert gibi de olabilir. Bicak Sirti'ni da izliyorum ama biraktim birakacagim yani, iyice zirvalamaya basladilar. O Ali denen donuk Nejat Isler karakterinin isinlanmayi bulmus olmasi ve kendini Marsilya'ya uc saniye icinde isinlamasi sonrasinda "tamam" dedim. "Bu dizinin de omru buraya kadarmis" Bi de Ali'yle Nisan'in aski bunlar birbirine acilinca cook yapmacik durmaya basladi. Birbirlerine asik olup da gizledikleri zamanlar daha bi sahici duruyorlardi.
Tez icin bilgisayarima yukleyiverdigim makaleleri okumak icin geldigim kutuphanede dizi analizi yapmaya bir son veriyor ve kendimi akademik hayatimin kollarina birakiyorum artik. Aksam icin, domates corbasi ve ispanakli borek yaptim. Buyrun beklerim, beraber yiyelim!

Pazar, Nisan 13, 2008

Lipz sonrasi asansorde sizan komsuyu kurtarma operasyonu!

Okuz gibi ictik biz bu gece. Sehrimizin en korkanc klabina bile gittik hem! Lipz denilen fena mekana. Neyse, ictik sictik falan ama oturdugumuz binaya dondugumuzde "beni ikinci kata biraksaniza" diyen komsumuzu asansorde birakmaya razi gelmedi gonlum! Cocugu aldik, benim odamdaki ikinci yataga yatirdik! Salak herif sabah kalktiginda, tabiri caizse tavuk gibi kacacak evine biliyorum ama simdi uyudu bile! Bagir cagir Sebnem Ferah dinlememe ragmen horluyor bile kendisi! Neyse bakalim, hala guluyoruz Sakari'yle duruma...Komik hallerdeyiz!

Cumartesi, Nisan 12, 2008

04:41

Uzunca zaman sonrasinda, ruyamda bile olsa "kahve ister misin?" soruma, donup gulerek ve basini sallayarak cevap vermeni dusunuyorum sabahtan beri. Su tas catlasa bes saniyelik goruntunun gunumu nasil iyi gecirdigine, bi yandan ise sonsuz bi huzun vermesine sasiyorum hala. Insan bazen alisamadi mi, alisamiyor demek ki...

Çarşamba, Nisan 09, 2008

3. Misafir

Terlik geldi Trollhattan'a. Terlik dedigimiz Tugba. Seneler once Lale'yle birbirlerine neden oldugunu su an hatirlamayarak terlik demeye baslamislar. Lale tanistirdiktan sonra bi daha ona Tugba diyen olmadi sanirim. Terlik asagi, Terlik yukari! Goteborg'da onu tren istayonunda sabahin 9'unda karsiladiktan sonra, en guzelinden bi Goteborg turu yaptik. Goteborg birine gezdirmek icin cok sacma bi sehir aslinda. Yani kisa zaman icinde ilginc seyler gormek isteyen biri icin tam bi hayalkirikligi. Icinde yasamasi, yavas yavas kesfetmesi guzel bi sehir cunku. Genel atmosferi guzel ki ona da gun gectikce alisiyorsunuz. O yuzden Terlik de haliyle, oyle "aman aman, cooook bayildim, oha cok guzel sehir" triplerine falan girmedi. Genel olarak mutlu mesut, yiye ice, kahve molasi vere vere, gunesli havanin da yardimiyla pek bi guzel gecirdik gunumuzu. Gece Trollhattan'a geldik, evde yemek yedik, sonrasinda benim minik sehrimin pazartesileri gece 2'ye kadar acik tek mekani Butlers'a cokuverdik. Bugun ise benim sabah tez toplantim vardi, sonrasinda 11 gibi eve dondum, tekrar disari ciktik, benim minik sehirde bol bol yuruduk. Yemek yiyip kahvemizi ictikten sonra, huzunlu huzunlu yolladim onu. "Tren hareket eder ve Ozan morali bozuk bi sekilde giden trene bakip, sooole uzunca bi ic cekip evinin yolunu tutar..." Olan buydu yani, baska bi sey degil.
Bu arada Lale'ye bi tane Fernando Pessoa kitabi alip, Terlik'le bana yollamasini rica etmistim ki, Lale bi Fernando Pessoa, bi Jose Saramago, bi de Irvin D. Yalom kitabi arti dunya tatlisi pelus bi domuzcuk yollamis bana! Tezin beni bunaltmayacagi hayallerini kurarak, isinacak havalarin umuduyla okuyacagim guzel mi guzel kitaplarimi! Bence Turkce kitap okumak, yurtdisinda yasayan insanlarin ozlemini biraz da olsa dindiren bi sey. Bunu hisseden sadece ben miyim bilmiyorum ama herhangi bi roman, oyku, siir okurken birazcik da olsa ozlemim dinmis hissediyorum. Sanki yaram birazcik daha cabuk kabuk baglamis gibi...Su aralar da ozlemenin dibine vurdugumu dusunursek, bu kitaplar ve Terlik'in kisacik ziyareti bana ilac gibi geldi. Bi dahaki kriz gunlerine kavusana kadar idare edecek iste. Yeni kriz dalgasini hangi tekniklerle atlatacagim, gorecegiz.

Pazartesi, Mart 31, 2008

Porto


Porto'ya sifir beklenti ile gidip, kalbimi birakarak dondum! Tam aciklamasi budur. Inanilmaz etkilendim bu sehirden; bu sehrin eskiliginden, agirbasliligindan, huzurundan, huznunden, sarabindan, guzel havasindan, o muhtesem nehrinden, okyanus kiyisinda iyice anlasilan yalnizligindan...
Inanilmaz bakimli, tipik bi Avrupa sehri bekleyenler buyuk hayal kirikligina ugrarlar Porto'da. Yokuslu, daracik sokaklarinda itsen yikilacakmis gibi duran inanilmaz eski ama inanilmaz guzel binalari var Porto'nun. Her iki adimda bir, birbirinden lezzetli hamurisleri satilan pastaneleri, firinlari var. Cocuklugumuzla beraber andigimiz bakkallar var; hafif kuf kokulu, iceri girenin bakkal amcayla muhabbet ettigi hani. Hani hem cips, hem de oje satilan minicik bakkallar...Elinizde haritayla hostelin yerini bulamadiginizda hemen yaniniza gelip sizi hostele kadar goturen sempatik Portekizli amcalar, meyve sebze alirken sectiginiz armutun kotu oldugunu soyleyip kendi elleriyle daha iyisini koyan dunya tatlisi manav teyzeler var...1,5 euroya dunyanin en guzel sarabi var. Fado var, nemli ilik ve kapali bi hava var.Bakip bakip daldiginiz okyanus var....
Madrid hani nasil diyeyim, cok guzeldi pek tabi. Cok gorkemliydi, cok bakimliydi, agirligi hissediliyordu, gucu hissediliyordu. Gezdigim en hos sehirlerden biriydi elbet ancak Porto ilk saniyeden itibaren buyuledi beni. Hostelden cikip meyve sebze sarap almaya giderken kendimi o sehre ait hissetmek cok guzeldi, insanlara bakip gulumsemek guzeldi, ruzgar tatli tatli eserken hostelin bahcesinde porto sarabi ile hafif kafayi bulmak guzeldi...Atlantik Okyanusu'nun sahilinde yurumek, Douro Nehri'nin kiyisinda Oruc Aruoba okumak guzeldi...Porto cok eskilerden kalma, dokunsan kirilacak kadar zarif bi sehirdi. O sehrin tam ortasinda cok huzurlu ve mutluydum ben. Birakmak zor geldi, ancak tekrar gidilecek kesinlikle! Bu bunye kendine bu sozu verdi.

Toledo

Madrid'e gidenlerin yuzde doksaninin ziyaret ettigi bi sehir Toledo. Ispanya'nin eski baskentlerinden, Unesco tarafindan korumaya alinmis tarihi, minik ve fazlasiyla turistik sehir. Atocha Renfe Istasyonu'ndan trene atliyor, yarim saat sonra kendinizi Toledo'da buluyorsunuz. Talep yogun oldugundan bileti 2-3 gun onceden almak gerekiyor, oyle kafaniza esince "ben bi Toledo yapayim" diyemiyorsunuz. Netekim biz de Sali gunu aldigimiz biletle Cuma gunu dustuk yollara. Sadece Madrid-Toledo hatti mi oyle bilemem ama bizi Toledo'ya goturen tren inanilmaz rahatti. Kocamaaaaan koltuklar, geniis koltuk araliklari. Isvec'in 70'lardan kalma tintin trenlerinden sonra guzel geldi. Ben Ispanyol kardeslerimden daha yikik dokuk bi tren sirketi beklerdim acikcasi, beni utandirdilar. Sehre ulastiginizda trenden iner inmez karsiniza cikan pis soyguncu teyzeden Toledo haritasini 2 euro verip alma enayiliginde bulunmayiniz reca edicim. Biz bi kagit parcasina 2 euro veren onlarca insanin zekasindan suphe edip dumduz devam ettik yolumuza. 10 dakika sonra turizm burosunu goruyorsunuz zaten, oradan bedavaya alabilirsiniz haritanizi. Turizm burosundaki teyze size hemen bi rota ciziyor harita ustunde, "bu en guzel yuruyus yoludur, takip edin pisman olmazsiniz" diyor, hemen siradaki turisti aliyor karsisina. Biraz otomatige baglanmis yani is! E biz de teyzenin dedigini yaptik haliyle. Sehir cok tatli bi sehir; daracik ara sokaklari, muhtesem katedrali, etkiyelici mimarisi pek tabi ki sevilesi. Ancak o kadar turistik bi sehir ki bi sure sonra insana gina geliyor! Her sey Madrid'de oldugundan 1,5 kat daha pahali. Her taraf sacma sapan hediyelik esya dukkani. Turist yogunlugundan bazen sokakta duruyor, yuruyemiyorsunuz falan...Yani keyfi cikmiyor pek. Sooyle hafif yagmurlu, kapali bi havada, kulaginda muzikle yuruyus yapmak ne de zevkli olur Toledo'da ama bence imkansiz. Belki kisin ortasinda gerceklestirebilirim bu hayalimi. Netekim, 6-7 saat haydi haydi yetiyor Toledo'ya. Bol bol fotograf cekip, bol bol yorulup yine trene atlayip donuyorsunuz Madrid'e. Bu turistik sehir belki de turistlerin cogu Madrid'e dondugunde cok daha keyifli oluyor ama siz bilemiyorsunuz.

Pazar, Mart 30, 2008

Kisa Kisa Madrid...

-Denizle ilgili herhangi bi bagi olmamasina ragmen, nedendir bilinmez Madrid'in kalamarli sandvici cok meshur! Bizzat denedim; begendim, ama hastasi olmadim! Bozcaada'da yenilen kalamarin yaninda tosuruk gibi kaliyor cok afedersiniz!
-Tatli olarak ise Churros denilen sey cok meshur. Churros, bizim tulumbanin daha incesi, ustune serbet dokulmemis hali. Onunuze kocaman bi tabakla geliyor, yanina da bi fincan erimis cikolata veriyorlar, bandira bandira hakkindan geliyorsunuz. Pek guzel, pek lezzetli ancak ziyadesiyle agir! En guzeli Chocolateria de San Gines'de yapiliyor. Bu cilgin mekan bizim Kizilkayalar gibi icip icip uyumadan once son bi besin maddesi patlatip yataga gitmek isteyenler icin sabah 6'ya kadar acik. Biz gece 2'de gittik, sira bekledik!
-Pek ovulen, mutlaka gidilmesi istenen El Rastro adinda bi pazar var. Pazar gunleri La Latina bolgesinde kuruluyor. Binbir hayalle gittim, avucumu yaladim! Bostanci Carsamba Pazari'nin meyve sebzesiz hali yemin ederim, baska bi numarasi yok!
-Museo del Prado, Centro de Arte Reina Sofia, Museo Thyssen-Bornemizsa mutlaka gezilmesi gereken 3 muze! Yorgunluktan geberiyorsunuz ancak muhtesemler.
-Alisveris icin dunyanin en uygun sehirlerinden biri Madrid. El Corte Ingles manyakligi zaten olagan bi sey ama onun disinda alisveris icin muhtesem caddeleri var. En ciks caddesi "Calle de Serano". Ooooyle vitrinlere yalana yalana bakip geciyorsunuz. Manolo Blahnik dukkani da o caddede ancak gizli sakli bi yerde. Ben vitrinin onune kadar gittim, daha ilerisine gozum kesmedi. Paraniz varsa Calle de Serano sizi tatmin eder.
-Gece hayati icin, sadece cikin ve kesfedin diyebilirim. Dunyada kisi basina en cok cafe bar dusen sehirmis Madrid. Ona gore siz hesaplayin gerisini. Biz orada oldugumuzda hava geceleri soguk oldugundan disarida cok oturan yoktu. Yaza dogru bir de disarida oturanlari dusunursem tadindan yenmez sanirim. Biz mekanlarimizi mini Lonely Planet rehberimize gore belirledik. 3 gece ustuste Javier Bardem'in mekani La Bardemcilla'da muhtesem vakit gecirdik. Onun disinda da cok cici yerler gorduk ama La Bardemcilla cok tatliydi. Orada tanistigimiz Ispanyol grup Oscar gecesi mekanin tikis tikis kalabalik oldugunu ve Javier Bardem odulu aldigi icin oglene kadar ictiklerini soyledi.
-Madrid genel anlamda tehlikeli bi sehir degil ama tedbirli olmakta fayda var. Istanbul icin aldiginiz onlemler size yetiyorsa Madrid'de ekstra kasmaniza gerek yok. Sirt cantasindan cuzdan asirma performansi cok iyiymis hirsizlarin ancak ben sirt cantasi tasimadim, sukur basima da bi sey gelmedi.
-Kocaman meydanlarin ve geniiis caddelerin keyfi en cok bu sehirde cikiyor sanirim. Beklenmedik sekilde gorkemli bi sehir buldum ben. Yururken etrafa bakmaktan aptal oluyorsunuz bi sure sonra.
-Parque Del Buen Retiro, kocaman sehrin icinde bi cennet gibi. Muhtesem bi yer. Coluk cocuk, genc yasli herkes orada. Isterseniz cimlere yayilin, muzisyenlerin caldigi sarkilari dinleyin; isterseniz kocamaan suni golunde sandal kiralayin, bi o yana bi bu yana savrulun; isterseniz kitabinizi alin, kendinizi dis dunyadan soyutlayin...Her sey mumkun. Bir de icindeki "fallen angel" cesmesi cok guzel. Dunyada seytanin tasvir edildigi uc cesme varmis sadece, bu da onlardan biri.
-Jamon adini verdikleri et urunleri cok meshur. Her taraf Jamon cesitleri satan dukkanlarla dolu. Isterseniz evinize aliyorsunuz, isterseniz ayakustu atistiriyorsunuz. Et sevenler icin cennet! Sevmeyenler icin cehennem!
-Real Madrid'in stadyumu gorulmesi gereken yerlerin basinda geliyor cogu rehbere gore ancak benim futbolla zerre ilgim olmadigi icin gitmedim. Meraklisi icin girisi 9 euro!
-Barajas Havalimani'ndan sadece metroyla sehir merkezine ortalama 40 dakikada ulasiyorsunuz. Bilet 2 euro ve yolculuk oldukca rahat. Dunyanin en sacma pahali sehri Oslo'da havaalanindan sehir merkezine ulasmak icin bindigim trene 17 euro verdikten sonra Madrid'de mutluluktan ne yapacagimi bilemedim!
-Camper Ispanya'da daha ucuz degil! Kastik, outletini bulduk, dere tepe duz gittik ancak outletinde cok sacma modeller vardi. Benim gibi bosuna umitlenen varsa, bastan soyleyeyim!

Bitiverdi hemencecik!


Cuma aksami 8 Madrid - Goteborg ucaginin tekerleri Goteborg City Havaalani'na degiverdi pek istemesem de. Pek bi guzel, pek bi tadi damagimda tatilim bitmisti artik. Madrid - Toledo - Porto uclusu hafizamda muhtesem bi iz birakti sanirim. Kar kisin ortasinda biraktigim Trollhattan'dan sonra Madrid muthis bi sekilde karsiladi beni. Ortalama 15-16 derece sicaklik, gunesli hafif serin bi hava, kocaman Madrid caddeleri meydanlari, yorulmak bilmeyen Madrid insanlari, birbirinden guzel binalar...Ilk iki gunum sadece aptalca siritmakla gecti sanirim. Barcelona'yla karsilastirmaya basladim hemen. Ilk 4 gune kadar Madrid, Barcelona'dan bile guzel geldi -ki Barcelona'nin da hastasi olmustum ben!- ama 4.gunun sonunda denizsizlik, bi nehir bile gorememenin vermis oldugu duygu Barcelona'yi tekrar one gecirdi. Ancak bu karsilasmanin sonucunda Madrid'in bayik ya da cirkin bi sehir oldugu dusunulmesin! Madrid muthis bi sehir bence, bu kadar canli olmasini beklemiyordum ben mesela. Gece 12'den sonra disari cikan insanlariyla, tapas barlardan, tavernalardan gelen seslerle, birbiriyle coskulu bi sekilde konusan, kucaklasan insanlariyla insani hayata bagliyor. Insanlar sokakta, metroda, herhangi bi yerde oldukca mutlu ve huzurlu gorunuyor. Suratlarindan gulumsemeyi eksik etmiyorlar, asik suratli agresif bi halleri yok. En buyuk problem kesinlikle Ingilizce bilmemeleri! Cildirtici bi durumdu benim icin, kendimi maymun gibi hissettim, derdimi anlatana kadar canim cikti. Neyse ki Aniyo'nun ortalama duzeyde Ispanyolca'si vardi da durumu kurtardik cogu zaman. En bombasi turizm ofisinde gorevli kadinin Ingilizce bilmemesiydi. "Yok artik!" dedim yani, olacak is degil!

Biz bi haftalik sinirsiz ulasim karti aldik sehre ayak basar basmaz. Bu kartla metro, otobus ne isterseniz sinirsizca kullaniyorsunuz. Oldukca isimize yaradi pek tabi. Madrid metrosu oldukca basarili ve insanin isini oldukca kolaylastiriyor. Sadece merkezdeki duraklarin pisligi ve basikligi biraz adami bunaltiyor, onun disinda bi sorun yok. Bir de eger bi yerden donerken son metroyu yakalamissaniz, metroya binen kitleden cok medet ummamak lazim haliyle. Biz Cumartesi gecesi donerken 15-16 yaslarinda 13 tane sarhosun tam ortasinda kafayi yiyorduk! Zor attik kendimizi disari!

Madrid ucuz bi sehir degil! Basta biz hemen Isvec'le kiyaslayip "amaaan ucuz yahuu burasi" tepkisi versek de gun icinde harcanan parayi hesapladigimizda sehrin o kadar da masum olmadigina karar verdik. Nihayetinde buyuk sehir, baskent, turizm sehri...Azcik hesap kitap istiyor yani anlasilan.

Pazartesi, Mart 17, 2008

Hej då !

17 Mart 2008...Sabahin korunde uykusundan camasir yikamak icin uyanmis bir ben. Zira aksama yolculuk var, yolculuk oncesi ise yapilmasi gereken iki prezentasyon var okulda. Iste o okula gitme oncesi de camasir yikama fasli var...O yuzden saat 7'de kalkisimin sebebi. Zira 7-11 arasi randevum var camasirhane kisisiyle. Fakat ki jaluzinin cubugunu dondurdugu gibi gordugu manzara karsisinda sok olan ve dakikalarca salak salak gulen yine ben. Laundry tabir ettigimiz camasirhaneye giderken ayagiyla dizinin arasindaki mesafenin yarisina kadar karlara batan, elinde camasir deterjaniyla yuzune gelen karlari en has kufurlerle kovmaya calisan, bi yandan da bu blog icin fotograf cekmeye calisan kim?? E tabi ki ben!

Pekiiii...? Trollhattan'i karlar altinda ve soguk haliyle birakip 11 gun boyunca Madrid'te tapaslari hupletip, Akdeniz insanin arasina karisip ozunu bulacak olan, Porto'da saraplari icip icip Douro nehri kiyisinda Oruc Aruoba'sini okuyacak olan kim? E onu da siz tahmin ettiniz sanirim.
Bu sehri karlar altinda ve Mart soguguyla birakip gidiyorum kisa bi sure icin. Azcik Akdeniz, biraz kalabalik, biraz gece 11'de barlari kapanmayan bi sehir gerekli. Kucuk bi degisim iyi gelecek. Herkese kolay gelsin, bana iyi tatiller. 28'ine kadar yokum, 28'inden sonra gorusmek uzere.

Cumartesi, Mart 15, 2008

Kiasma


Helsinki gezisiyle ilgili son yazim Helsinki'nin "cagdas sanat muzesi" Kiasma hakkinda. Benim muzeyle ilgili herhangi bi fikrim yoktu aslinda. Caroline Helsinki'ye gitmeden once arastirma yapmis, fotografcilikla ilgisi oldugu icin de cok sevdigi fotografcilardan biri olan Nan Goldin'in sergisinin Kiasma'da oldugunu gormus. Helsinki'ye gitmeden beynimizi yemeye basladi "mutlaka gidelim gidelim" diye. Benim icin "cagdas sanat muzesi'ne" gitmek zaten dert degil. Sanat hakkinda derin bi anlayisimin olmasindan, buyuk ahkamlar kestigimden degil ama bu tarz muzelere gidip gorduklerim, duyduklarimi kendime gore yorumlama luksunu sevdigimden dert degil diyorum. En manasiz objeye bakip "bu ne be!" deyip cemkirmeyi de severim ayrica. Eglendirir beni.
Nihayetinde ogleden sonra hava da iyice sogumaya baslayinca tuttuk Kiasma'nin yolunu. Finlandiya Parlementosu'nun caprazinda yer alan ustteki fotografta da gordugunuz bu ilginc bina Helsinki'ye gelen turistlerin en cok ilgisini ceken yapilardan biri. Binanin ici alisildik, bildik sekilde degil pek tabi. Dikdortgen sergi salonlari, simetrik simetrik manzaralar yok. Kavisli kavisli rampalar, asimetrik mekanlar, donen merdivenler, ilginc duvar kesisimleri...Gezmesi oldukca zevkli ve eglenceli. Mekanin ilk uc katindaki kalici eserleri ve performanslari gordukten sonra dorduncu katta Nan Goldin sergisine ulastik. Nan Goldin'in oldukca depresif bi hayati var. Kardesinin intihari sonrasinda kendini pek de siradan olmayan bi hayatin icine atmis. Siddet iceren cinsellik, uyusturucu madde bagimliligi, gay yasam tarzi, AIDS, travestiler, ergen cocuklar, sorunlu iliski sahibi ciftler...Hepsini fotograflarinda goruyorsunuz. Fotograflar o yuzden insanin icini acan, insana huzur veren fotograflar degil. Kimi zaman cok rahatsiz ediyor ama hepsi cok etkileyici. En onemli fotograflarindan biri ise asagidaki "The Ballad Of Sexual Dependency".
Sergiyi gezdikten sonra izledigimiz 14 dakikalik kisa filmde ise Nan Goldin'nin intihar eden kizkardesinin yasam oykusuyle baslayip kendi depresif zamanlarini anlatan bi hikaye var. Oldukca ic karartici diyaloglar, secilmis muhtesem depresif sarkilar ve Nan Goldin'in fotograflari eslik ediyor size. Film bittikten sonra icinizi cok rezil bi huzursuzluk kapliyor, belki de Nan Goldin'in istedigi sekilde...
Sonucta saatlerin nasil gectigini anlamadan buyuk bi ilgiyle gezdik biz Kiasma'yi. Gonul isterdi cok daha profesyonel tespitlerde bulunarak, cok daha derinlemesine anlayarak yazayim ama bu muzeyle ilgili gordugum, anladigim ve algiladigim bu kadar. Cok da iddiali olmayan bu soluk sehrin oldukca iddiali muzesi Kiasma'ya yolunuz Helsinki'ye duserse bi uzanin derim. Gerekirse muzeyi ziyaret eden turistlerin kucuk beyaz kagitlara istediklerini yazip onlari yapistirdiklari panoya siz de benim gibi "Istanbul daha guzel!" yazip yapistirip, oyle ayrilin muzeden.


Çarşamba, Mart 12, 2008

Iskandinav sularinda salina salina

Eger az paraniz, birazcik zamaniniz varsa Stockholm'den Helsinki'ye gitmenin en mantikli yolu kocaman cruise gemileri. Sakari'nin ozel indirim karti oldugu icin biz Viking Line'i tercih ettik, onun disinda Silja Line da var sanirim, hatta daha iyi oldugunu iddia edenler var, bilemem! Stockholm'den 16:45 civarinda kalkan gemimiz ertesi gun sabah 10 gibi Helsinki'ye vardi. Suphesiz uzun bi zaman ancak gemide vakit oldurmek icin yapacak cok sey var. Icinde 2 ayri pub, bi gece klubu, sauna, yuzme havuzu, 3 ayri restoran, onlarca ayakli blackjack, poker makinesi ve de millet ickileri alip alip manyaklar gibi icsin diye buyukce bi duty free var. Bi rivayete gore duty free'den icki alip kabinlerde icki icmek yasak! Kim salliyor bu kurali diye soruyorsaniz, cevabini vereyim; kimse! Zira deli gibi para kazaniyorlar bu isten, boyle bi kuralin uygulanmasi halinde ne kadar para kaybedeceklerini dusunmek bile istemiyorum. Bu ozelliginden dolayi da geminin ici sadece kopekler gibi icmek icin gelmis Fin, Isvec ve Rus gencleri ile dolu. Kumelenmis sekilde gezen bu sari gencleri gec saatlere dogru merdivenlere uzanmis ve oldukca sarhos bi halde gorebiliyorsunuz. Ben Isvec'e geldigimden beri Isvec insaninin icince korkutucu oldugunu soylemistim herkese. Bi anda cok samimi veya cok agresif olabiliyorlar, ne yapacaklari belli olmuyor diye...Halt etmisim ben! Finlandiya insanini gordukten sonra nutkum tutuldu cunku. Toptan depresyondalar! Hem de en ciddisinden. Bir tane bile guleryuzlu Fin gormedim ben, ne gemide vardi ne de Helsinki sokaklarinda. Herkes cok uzgun ve ciddi ve asik suratli. Icince ise manyaklar gibi bagirip, ortaliga laf atip, dalasma arzusundalar. Sakari'ye sordum, "dogru soyluyorsun, oyleyiz" dedi. Genc jenerasyon bi nebze olsun daha iyi, bu imajdan siyrilmaya calisiyorlar ama ulkenin genel insan profili cok feci. Finlandiya'dan sonra Isvec insanlari bize Ispanyol, Italyan gibi geldi. Bir de kimse bana bu yolculuktan sonra Finlandiya insaninin tas gibi, cillop gibi falan oldugunu soylemesin. Bildiginiz uzun boylu, himbil vucutlu, kambur ve korkunc rukusler. Bu kadar unlu tasarimci, bu kadar cici marka bu ulkeden nasi cikmis bi anlamadim ben. Bu dusunduklerimi ev arkadasima bu durustlukte soylemedim tabi. Nasil buldun Finlandiya'yi dedi; "Sehriniz de insaniniz da depresif" dedim sadece, o da hak verdi. Caroline, ben ve Aniyo biraraya geldigimizde feci dedikoduya basliyoruz ama Finlandiya ve insanlari hakkinda. Sakari yanimizda degilken tabi.

Bu kadar Finlandiya dedikodusundan sonra gemiyi anlatmaya devam edeyim ben. Gemi biraz 80'lerden kalma bu arada. Yeni bi gemiyse de dekorasyonu korkunc; merdiven trabzanlari ve cogu sutun altin renginde, kabin kapilari pembe, halilar mavi ve kahverengi. Ne ararsan var yani. Yaklasik 10 tane degisik kabin turu var. Biz 8,5 metrekarelik 4 yatakli kabinde kaldik. Mekanin minikliginden biraz icimiz daralsa da en azindan penceremiz vardi ve banyo tahmin ettigimden buyuk ve temizdi. Biz en ucuz kabinde kalmadik acikcasi, ona ragmen cok uygun bi ucrete gittik geldik. Daha da ucuza gidip gelmek isteniyorsa deniz seviyesindeki penceresiz, fare deliginden hallice kabinlerde kalinabilir. 18 yasinda olsam belki o kabinleri kullanirdim ama o kadar sefilligi artik kaldirmaz sanirim bunye. O yuzden biz altinci kattaki nispeten daha iyi kabindeydik.

Her seye ragmen cok ilginc bi deneyim. Guzel olan, yolculuk yaparken yorulmamaniz ve zamanin umdugunuzdan cabuk gecmesi. En fena yani ise, yolculuktan sonra iki gun boyunca hala kendinizi gemide zannetmeniz. Sadece bana ozgu bi durum mu bilmiyorum ama Pazar ve Pazartesi gunu basimin donmesinden de, kendimi hala gemide hissediyor olmaktan da cok bunaldim. En guzeli ise guverteye cikip fotografta gordugunuz manzaranin ve benzerlerinin tadini cikarmak. O yuzden gidilecekse havanin guzel ve Iskandinav standartlarina gore sicak oldugu bi zamanda gidilmeli. Biz Stockholm'den ayrilirken hava cok guzeldi, geminin kalkisini takip eden bi saat boyunca acik havada manzaranin tadini cikardik. Donerken korkunc puslu, ruzgarli ve soguk bi hava vardi, kafamizi cikaramadik disari o yuzden.

Salı, Mart 11, 2008

Helsinki


Stockholm'den bindigimiz Viking Line gemisi ile Helsinki'de bulduk kendimizi bu haftasonu. Olabilecek en yogun haftaya denk geldigi icin muhtesem bi kroluk yapip laptoplarimizi goturmek zorunda kaldik. Ki iyiki de goturmusuz; Trollhattan- Stockholm arasi 6 saatlik otobus yolculugunda az kullanmadik kendilerini. Stockholm'den Helsinki'ye giderken de 8,5 metrekarelik kabinimizde muzik dinleme imkani sundu bize.
Cuma aksamustu 16:45 gibi, muhtesem bi hava esliginde Stockholm'den ayrildik. Gemiyle ilgili ayri bi yazi yazacagim icin cok ayrintiya girmiyorum. Cumartesi sabahi 10 gibi Helsinki'ye ulastik. Hava sifir derece, yerler bembeyaz! Ilk supriz bu oldu zaten. Helsinki adiminizi ilk attiginizda bile agirligini ve depresif halini hissettiginiz sehirlerden. Binalar acik kahve, koyu kahve, bej, soluk sari, beyaz, acik kiremit renklerinde. Mimari, Iskandinav-Rus kirmasi. Sokaklar bos, insanlar donuk, havasi gri. Ben oyle cok " her yer civil civil olsun, renk cumbusunden patlayalim " insani degilimdir, yeri geldi mi depresif sehirlerin de hastasi olurum ama Helsinki'nin cok garip bi hali vardi. Durgun bi sehir diyebilirim, tek kelimeyle anlatmam gerekirse. Iskandinav ulkelerinin baskentlerini 4 kardes olarak nitelendirirsek sorunlu, donuk, suslenmeyi cok sevmeyen, icine kapanik kardes Helsinki olur heralde.




Boyle anlattigim icin, sehrin cirkin oldugunu veya sehri sevmedigimi zannetmeyin. Hele ki bizim gibi kisa bi sure icin ziyaret ediliyorsa, seyri guzel sehirlerden. 60'lardan kalma yesil tramvaylarini, genel havasini, sehrin tam ortasindaki unlu bembeyaz kilisesini, ortasinda kocaman park olan kocaman caddesini, birbirinden tatli dizayn magazalarini cok sevdim. Iskandinav kriterlerine gore buyuk sehir sonucta; ne kadar da depresif olsa bi hayat akiyor icinde, kolayca hissedebiliyorsunuz bunu.
Biz oradayken en akillica seylerden birini yapip, Caroline'in de yonlendirmesiyle Modern Sanat Muzesi Kiasma'yi gezdik. Unlu fotografci Nan Goldin'in sergisini de icinde barindiran ilginc muzeyi de ayri bi yaziyla tanitacagim icin cok ayrintiya girmiyorum yine.
Helsinki'den cok yogun sevgi veya nefret duygulari olmaksizin ayrildim sanirim. Aniyo, Sakari ve Caroline'den ayrilip 45 dakika karlar altinda muzik dinleye dinleye yurudugum zaman dilimi guzeldi cok. Bazen topluca hareket etmek ve "beraber bi seyler yapmak" yoruyor insani. Yine de kavgamiz gurultumuz olmadi neyse ki, bi tatsizlik yasamadik yani. En korkuncu pazar aksami inanilmaz yorgun ve -saatlerce gemide seyahat ettigimiz icin- basimiz done done eve gelip, ugrastigimiz projeyi bitirmeye calismamizdi. O bahsedilen proje bu gece ancak bi saat once bitti. Sanirim ben de bittim, Kiasma ve gemi yolculugu ayrintilari yakinda...



Çarşamba, Mart 05, 2008

~ 800 KM

Pazartesi sabahi 04:20'de alarm sesiyle uyanip kendimi banyoya attim hemen. Insani uyandiran, kendine getiren bi dus alma seansindan sonra usulca trasimi oldum, kahvemi yaptim, sakin sakin son hazirliklarimi yaparak 05:20 gibi evimden ciktim. Sabahin kor karanliginda kimseler ortalikta yokken bisikletime atlayip 05:35 Goteborg trenine yetismek uzere tren istasyonunun yolunu tuttum. Bombos olmasini bekledigim trenin manyaklar gibi kalabalik olmasina sasirdim. Saatler 06:20'yi gosterdiginde Goteborg'a varmistim. Geceden hazirladigim sandvicimi portakal suyuyla mideye indirip azicik da temiz hava alinca 07:00 kalkis saatli Kopenhag otobusunu bulup yerime yerlestim. Koca otobuste 4 kisi olmamizdan sebepli yayila yayila, bi ayak bi yerde digeri baska yerde konseptli uyku hallerinde bulundum.
11:00'da Kopenhag'a varmistim. 15:00'daki is gorusmesinden once binanin yerini bulayim ki, isime saglama alayim diyerek yola koyuldum. Buz gibi bi hava esliginde Kopenhag'a tekrar kanim isinarak, hayaller kurarak bir saatlik yuruyus sonunda gorusmeye gidecegim sirketin binasini buldum. Gorusmeye daha 3 saat oldugunun farkina vararak kendimi o sokaktan o sokaga atarak gezdim Kopenhag'i. Merve'yle gormedigimiz yerleri gordum, kisa yollar kesfettim, bi mekana oturdum insanlari inceledim, Isik'in Istanbul'dan gonderdigi Bant dergisini okudum, gunluk yazdim, kendime kazak aldim...Uc saatte insan neler yapiyor iste. 15:00'da baslayan gorusme 16:10 gibi bitti. Gorusme boyunca uc teste, yarim saatlik de salak sorular silsilesine maruz kaldim. Yaptiklari ilk testte analitik zekam "upper" seviyesinde cikti (nasi oluyorsa artik!), onu takip eden iki testin sonucunda ise HR abla bana nasil bi insan oldugumu saniyede 72 kelime ile anlatti. Bittikten sonra "bu sence sen misin?" dedi. "Benim!" dedim. Konu orda kapandi. Sonrasinda manasiz, anlamsiz HR sorulari iste; neden bu sirket, neden bu pozisyon, bes sene soonra kendini nerede goruyorsun, bana takim calismasina yatkin oldugunu ispatlayan bi deneyiminden bahset, neden x sirketinde staj yaptin vs... HR ablasi ve ben, ikimiz de suratlarimizdaki en yapmacik gulumsemelerle tamamladik gorusmeyi. Iki hafta icinde ikinci gorusmeye cagirip cagirmayacaklarini belirten bi mail alacagimi soyledi, ise girmem dahilinde yasal haklarimin ne oldugunu anlatan bi tane de kagit verdi bana. Sonrasinda el sikisarak ve yagan yagmur hakkinda dedikodu yaparak ayrildik birbirimizden.
16:10'da gorusmeden ciktim, sehir merkezine dogru plansiz programsiz yurudum. Yururken sakin sakin dusundum; bu sehirde yasamak istiyor muyum, bu isi istiyor muyum, yabanci olmanin dayanilmaz yukuyle savasmaya hazir miyim, evim olsa nasi doserim, ise bisikletle mi giderim vs... 17:00 gibi oldukca sefil sufela bi Aussie Pub buldum ve 18:30'daki otobus oncesi iki bira yuvarladim. Danimarka'da publarda sigara icilebiliyor olmasina sigarayi bi aydan uzun bi suredir icmedigim icin kufrettim. Her sigara iceni cok kiskandim, neden biraktigimi sorguladim. Sigara icen herkes cok mutluymus gibi geldi, cok ozendim. Ama tuttum kendimi icmedim, sonrasinda ise icmedigim icin kendimi cok sevdim.
18:15 gibi mekandan ciktim, otobusun kalkacagi yere gitmeden once tren istasyonunda cisimi yapip oyle bindim otobuse. Karanlik olmustu. Donus otobusu de bombostu sansima. Yagmur esliginde kapkara Iskandinav yollarinda basimi cama yaslayip cok dusundum. Her seyi dusundum kendime dair...
22:30'da Goteborg'a ulasir ulasmaz kendimi Trollhattan otobusunun kalkacagi bolume attim. 22:45 Trollhattan otobusune binip sehrime geldim. Evime geldigimde saat gece yarisini geciyordu. Soyundum, dokundum, yatagima uzandim. Uyuyamadim. Beni uyutmayanin ne oldugunu biliyordum, cok ustune gitmedim.

Pazar, Mart 02, 2008

14 sene oncesinden...

Bu fotograf, "Nukhet Duru 1994" isimli albumun kapak fotografi. Ve o album, bence 90'li yillarin en guzel albumlerinden biri. Nukhet Duru'nun dogru adamlarla calistiginda, dogru sarkilari soylediginde mucizeler yaratabilecegini kanitlamis bi album. Sezen Aksu, Ali Kocatepe, Bulent Ozdemir, Timur Selcuk besteleriyle ; Nazim Hikmet, Cahit Sitki Taranci ve Yaman Okay'a yazilmis "Adamlarin Adami" siirleriyle adami zevkten olduren bi album.
Ne yazik ki, Nukhet Duru bir daha boyle bi album yapmadi, yapamadi. Olagan magazin deryasinin icinde bi sekilde etliye sutluye bulasmadan, kirita kirita varligini surdurmeyi tercih etti. Arada ayip olmasin diye ortalama albumler yapti, kimse iplemedi... Bi sekil varligini da surduruyor hala.
Bu gece Motorcycle Diaries'i ikinci kez huzunle ve Guney Amerika hayalleriyle izledim. Sonrasinda odama cekilip "ne dinlesem ne dinlesem" diye dusunurken dosyalarin arasinda bu albumu gormemle uzuuunca bi sure dinlemedigimi farkettim. Dinledikten sonra da yazma geregi hissettim. Belki bilen vardir aranizda bu albumun ne kadar muhtesem bi album oldugunu...

Yaman Okay icin yazilmis Sezen Aksu dizelerini Erkan Ogur'un duzenledigi "Adamlarin Adami" ilk dort satiriyla adami sert bi tokat yemiscesine kendine getirir bu albumde...


Bu yaz gunes biraz daha eksik
El ele verin, azaldik
Yine o tanidik serinlik... Isimiz cok zor...

Cuma, Şubat 29, 2008

ile / 5 Haziran

Beni yalnızca ben olarak yaşamında bana gerçekten ait olabilecek bir yere oturtamadın, oturtmadın -- belki, oturtmak istemedin. Benim senin için aynı şeyi yapmağa çalışmamın karşısına da hep başka ilişkiler çıkardın -- benimkileri de, kendininkileri de...

(İlişkimiz bir hayli yol almış, birçok şey açıklık kazanmışken, birgün --hatırlıyor musun?-- "Benden ne istiyorsun?" gibi saçma bir soru bile sorabildin...)

Gerçekten de: Acaba bugün de anlamış, kavramış durumda mısın, senden "ne istediği"mi?...--Benim için (artık, 'o zamanlar' demek zorundayım) nasıl bir düş anlamı taşıdığını; nasıl bir yepyeni olanak olduğunu; nasıl özgür bir gerçek olabileceğini?...

Olabilmek...--Olabilemedin, koyu parıltılı gözlü sevgilim benim...--
Ben vardım, sen kendini yok etmeyi seçtin.
[...]
[...] : işte, ben hala varım; bütün acıları ölçüp biçip tartarak -- sense, kayan bir yıldız gibi hızla uzaklaşıyor; son anda da dönüp bir göz kırpıyorsun, yalnızca...

Oruç Aruoba

Perşembe, Şubat 28, 2008

Yeni baslayanlar icin Isvecce!

Ilk donem master derslerine basladigim sirada Isvecce dersini de istersem alabilecegimi soylemisti uluslararasi ogrenci koordinatoru. Firsat bu firsat deyip baliklama dalmistim tabi, dil ogrenmek dunyanin en zevkli seylerinden biri, neden mahrum kalayim? Dunya sekeri iki hocamizla beraber cok eglenceli gecmisti dersler. Sooolemesi ayiptir 120 uzerinden 104 alarak sinif birincisi olmuslugum bile var. 72 milletten gelmis ogrencilerin dunyada sadece on milyon kisi tarafinda