Çarşamba, Kasım 25, 2009

Brighton 3


Madde madde Brighton yazilarindan sonra son yaziyi, yani Brighton hakkindaki son yaziyi adam gibi yazayim istedim. Soooyle bi toparlamaca manasinda yani. Tikilerin deyimiye; yaaane....Hatta wrap up yane.

Gatwick Havaalani'nda neden Ingiltere'ye geldigimi soran polise aslinda sebeklik niyetine "cunku siz datlu Ingilizler'i ozledimm, canlarim benim" demek isterdim ama abi cok ciddiydi, iceri alinmayacagimdan korktum. Ama netekim dogru, oraya gidince hakkaten de Ingiltere'de olmaktan tekrar ne kaddar mutlu oldugumu hatirladim. Ilk 13 yasinda gitmistim, sonra Lale'nin yanina 21 yasindayken gittim ve de ucuncusu gecen hafta. (Yas oldu 27 oha!) Hala sorguluyorum dunya insanlarinin genelde Ingilizler'i hangi sebeple soguk ve kendini begenmis bulduklarini. Ya bana hep cillop ve datlu kismi rastgeldi, ya da insanlar bok atmaya cok meyilli. (Bunu diyen de ben, haha! Ironiye gel.)

Neyse, gerek kaldigim otelin sahipleri Paul ve Shaun olsun, gerek beni my love diye cagiran koca memeli bar teyzesi olsun, gerek Tesco'daki guleryuzlu kasiyer abla olsun, Sidewinders denen sahane barda benle muhabbet eden ogrenci tayfasi olsun, Hand in Hand denen mekanda kasetten muzik dinleyen uc sebek herif olsun...Hepsi cok neseli, hepsi cok tatliydilar. Brighton ise deniz ozlemimi giderdigim, tam da haftasonuna yetecek buyuklukte muhtesem bi sehirdi. "Londra'ya iki gun yetmez ben o yuzden en iyisi Brighton'a gideyim" diyerek cok mantikli bi karar almisim, onu anladim.

Hollanda'da yasamaya alismis bi insan olarak beni en cok sasirtan seylerden biri alisveris manyakligi idi acikcasi. Hollanda insani parasini giyim kusamdan cok ev almaya ve egzotik yerlerde tatil yapmaya ayirdigindan Hollanda'da cilgin bi alisveris muhabbeti donmuyor. Yani var tabi ki elinde 87 torbayla gezen insanlar ama Ingiltere'ye gittigimde "oha evet boyle bi alisveris sendromu vardi yahu" dedim icimden. Turkiye gibi iste. Kazara bi alisveris merkezine gireyim dedim, bes dakika icinde milletin suratina soylene soylene ciktim mekandan. Manyak gibi herkes. O minicik sehirde her taraf minicik dukkanlarla dolu. Labirent gibi dar sokaklar zaten kalabalik, magazalar kalabalik, her yer kalabalik.

Cok ilginc bi sekilde Brighton'da donerci kebapci azligi dikkatimi cekti. Yani Avrupa'nin en sikko kasabasina bile gitseniz en az 10 donerci falan gorursunuz; Turk olmasi sart degil, bunun Misir'li olani, Yunan'i, Lubnan'li olani falan da var ama Brighton'da iki uc tane gordum sanirim ki sehir merkezini ve hatta biraz disini oldukca iyi gezdim. Yani elimdeki harita bunu gosteriyor en azindan. Ama tabi ki restoran ve mekan konusunda sahane bi sehir; aradiginiz her seyi bulabiliyorsunuz.

AIDS ile ilgili manyaklik derecesinde bi bilgilendirme durumu var Brighton'da. Her taraf HIV testini bedava yaptirabileceginiz saglik kurumlarinin ilanlariyla dolu. Her barda bi kase icinde prezervatifler ve onlarin yaninda 90 tane brosur falan... Otobus duraklarinda kocaman afisler... Gay bar olsun olmasin her barda gay dergileri, yine bilgilendirici kartpostallar, brosurler...Fenalik geliyor bi sure sonra.

Brighton'a bi daha gider miyim giderim, hele ki Eindhoven - Gatwick arasi ucuslar Aer Lingus'la bu kadar ucuz olmaya devam ederse kesin giderim. Ama bu sefer ruzgarin beni oldurmeyecegi bi mevsimde gitmeyi dusunuyorum. Illa yaz olmasina gerek yok yeter ki insan gibi yuruyebileyim yollarda. Ha bi de vizeyi Ocak ayinda yenilemem lazim, o da ayri. Neyse bi ara Amsterdam'a gider hallederiz artik.


Cumartesi, Kasım 14, 2009

Brighton 2



-Bugun ruzgardan bi ara olecegimi dusundum. Ruzgar olmesi diye bi sey olmali.
-Kahvaltida Paul'un manita Shaun'la tanistim. Paul da az uyanik degil, adami mutfaga kapat yumurta pisirt, bacon cevirt. Sen gel kahvalti salonunda bizimle muhabet et.
-Sabah sabah adam bizi cok guldurdu. Birmingham hakkinda oyle igrenc konustu ki; soyle igrenc bi sehirdir, boyle salaklardir, aksanlari Iskoclar'dan bile kotudur dedi dedi... Sonra sorduk "e sen nerdensin?" diye... Birmingham dedi cekti gitti. Biz oyle elimizde catallarla kaldik birbirimize bakip.
-Kahvalti sonrasinda pissmil deyip sahile indim. Indigim gibi de ruzgardan uctum. Manyak bi ruzgar olmasina ragmen Brighton halkinin sakin sakin cocuklariyla(!!!) ve kopekleriyle (!!!!) sahile yuruyuse gelmis olmasina booole agzim acik acik baktim. Beni bu yasimda annem o ruzgarda disarda gorse allah yaratti demez ekmek sudan gelinceye kadar dover. Cilginsin Brighton insani!
-Insan sahilde koca gobekli, neredeyse gozune kadar sakali olan irim kiyim amcalari elele ve minik kopeklerini gezdirirken gorunce bi garip oluyor. Yani fikri sevmedigimde ya da kinadigimdan degil canim asla, garip yani. Caddebostan'da pek boyle seyler gormuyorduk ne de olsa.
-Brighton insanlarinda bi sevgi pitircikligi soz konusu. Hi dear, hi handsome, hi my love, hi darling...Ve hatirlayamadigim bissurusu..
-Dun Best Bitter Sussex birasi ictigim pubda servis yapan kadin aynen Gossip'in solistine benziyordu. Biraz daha bira icmis olsam, gider sarilirdim heralde.
-Bana mi oyle geldi bilmiyorum ama Brighton'da hani o beynimize kazinan Ingiliz imaji sisman hatunlar yok. Yani gayet de guzel cici Brit kizlarimiz var. Cok da tatli giyiniyorlar. Gerci demin buraya gelirken (su an bi barda yaziyorum bu postu) karsimdan gecen parlak Ingiliz bayragi seklinde dar t-shirtu altina yirtilmis tayt altina cingene pembesi bot giyen ve boynuna posu baglayan salak kizimizi tenzih ediyorum.
-Bi iki saat once sehrin merkezinin az biraz disinda cok cici mekanlar buldum. Bu aksam tum biralarim orda icilecek. Bu arada Ingiltere'de bira isteyince biranin direk 50'lik bardakta gelmesi ne guzel. Hollanda'daki gibi "ama buyuk olsun, heeeeey" demene gerek kalmiyor.
-Paul'un dedigine gore kaldigim mekanin cok yakininda Liam & Noel Gallagher'in evleri varmis. Paul agzini burusturarak "dirty pigs, I hate them" dedi en Brit aksaniyla. Ne alip veremedigi varsa...
-Yarin kahvaltida English breakfast istemeyecegim. Aksam yemegi gibi sey sabahin 8'inde pek hazmolmuyor. (hazmolmamak...)
-O kadar burada biraz daha kalasim var ki yarinki ucagimin saatlerine bakmiyorum bile.
-Demin otelden cikiyorum, Paul "bak Hollanda'dan misafirlerimiz var" dedi bana. Aaaa ooole mi falan derken, bi ogrendik ki onlar da Eindhoven'danmis... "Vaaaay hemserim" muhabbetine girdik iki dakkada. Dunya kucuk, degil mi a dostlar.
-Hadi ben birami icim de o cok cici mekanlara gideyim.

Brighton 1

-Aer Lingus'in hostlari ve hostesleri; sizi seviyorum. O kadar tatliydiniz ki.
-Ucagin inmesine yakin "You will feel a bit bumpy cause the weather sucks as usual in England" diyen pilotumuz. Gozumsun. Boyle guzel aciklama olmaz.
-Gatwick Havaalani, o kadar cirkinsin ki sana sozum yok.
-Gatwick - Brighton arasi tren, sen de o kadar cirkinsin ki sana da diyecek sozum yok.
-Brighton; tren istasyonundan ciktigim gibi yuzume kondurdugun gulumseme icin tesekkur ederim. Senle ilk dakikadan oynastik, kaynastik.
-Odami gosterirken sira banyoya geldiginde isigi nerden acmam gerektigini soylerken "karanlikta dus almak hiiic eglenceli degil, eger ki yalnizsan...." diyen ve o esnada sirtimi sivazlayan otel sahibi Paul; seni de opuyorum. Yarin kahvaltida gorusuruz.
-Bu sehirdeki ilk aksam yemegimi yerken benle muhabbetin dibine varan Here cafe/restaurant calisanlari. Siz de cok tatlisiniz.
-Ruzgardan nefesimi kesen Brighton, seni cok seviyorum ama yarin n'olur bu kadar ruzgarli olma. Yuruyemedim bile ulan!
-Ucuncu mekanim The Tin Drum'da The Sun okuyarak bira icince kendimi bi garip hissettim. Sen kendi memleketinde o kadar entel dantel ayaklarinda takil, Ingiltere'ye git eline aldigin ilk gazete "The Sun" olsun.
-Yarin cilginca alisveris yapmaktan korkuyorum, zira bu gece potansiyeli gordum.
-Marketlerin gece 11'e kadar acik oldugunu gorunce gozum doldu yemin ederim. Tesco seni de seviyorum.
-Ingilizler hala cok sarhoslar, bi ayilma belirtisi goremedim.
-Pier denilen iskelenin onunde "martilar yemek konusunda vahsi olabilirler, ona gore onleminizi alin" ayarinda bi yazi var. Koca Brighton belediyesi martilara yenilmis goruyo musun? Iste doganin kudreti.
-Ben yatim artik, yarin kocaman bi gun beni bekler. Allam nolur cok ruzgarli olmasin deli gibi yagmasin insalla amin dinimize....


-Agzindan mi opmus, n'olmus?

Cuma, Kasım 13, 2009

Glow



Sehrimizin her sene Kasim'da duzenlenen isik festivali Glow'a hiiizlica bi goz attim bugun. Aslinda 15 Kasim'a kadar devam edecek ama ben haftasonu Brit ellerine kacacagimdan "hadi aslanim bugun gordun gordun, yoksa pisman olacaksin" dedim kendime. Aksam mamami yiyip de bulasiklari yikadigim gibi attim kendimi disari. Millet elinde kataloglarla, profesyonel fotograf makineleriyle, tripodlarla gezerken benim ezik ezik bi print-out ve ortalama dijital bi kamerayla gezmem komik olsa da yine de misyonu tamamladim. Fotograflar da taze taze... Bi saat once cekildi. Sanirim gecen sene ki Glow cok daha guzeldi, ya da ben bu sene aceleye getirdigim icin yeteri kadar keyif alamadim bilmiyorum.

Neyse artik cantami hazirlayip yatma zamani. Yarin Brighton'a gidiyorum. Essek sipasi gibi yagmur yagacak, deniz kenari oldugu icin ruzgardan geberecegim ama varsin olsun... Kisacik da olsa Ingiltere'de olacak olmanin heyecani sardi bile bunyeyi. Pazar gunu olaganustu bi sey olmazsa Brighton fotolarim ve yazim burada olur. Herkese iyi hafta sonlari.

Pazartesi, Kasım 09, 2009

Iki goz yeter, gormeyi bilsen....

Yaslaniyoruz evet; lisedeki muzik ogretmenimin kan kanseri oldugunu ogrenince, her sabah aynaya bakip da suratimi gorunce, eski fotolarima baktigimda sacimin -aslinda- bi ara oldugunu gorunce, annemin babamin eski enerjilerinin kalmadigini hissedince, cok yakin arkadaslarimla surekli gecmisten bahsedince ben de anliyorum bunu. Yaslaniyoruz...

90lar'a gecmis gozuyle bakiyoruz. 90lar daha dundu be. Daha dun 94 senesinde sirilsiklam asik biriydim ben. 2000 bile yoktu daha, neler olacagini bilmiyordum bile. Daha dun Didim'de tatildeydim, Avrupa'da yasama hayalleri kuran bi ergendim, Bostanci-Kosuyolu servisinde bi ogrenciydim, Cadde cocuguydum, Caddebostan birasina yetisen olgunluga sahiptim. Taksim'e 3 ayda bi gidince kendini bi bok zannedendim.

Ama gecmis iste zaman, oyle apar topar, cabuk cabuk gecmis. Bugun gunlugumu okudum uzun uzun... O kadar sikayet etmisim ki her seyden, o kadar mutsuzmusum gibi gorunmek istemisim ki...Her sey yalan bi ben gercekmisim. Bi benim hissettiklerim, bi benim dusunduklerim... Ne salakca, ama okuyunca ne guzel... 2006 senesinde okulu hic bitiremeyecegini dusunen ve Avrupa'da yasamayi hayal olarak belleyen Ozan'in bugun bu satirlari Isvec sonrasi Hollanda'dan yazmasi ne guzel. Ve ne kadar cabuk gecmis zaman...Olabildigine cabuk.

Sadece, yapacak daha cok seyim oldugunu hatirlatmam lazim kendime ara ara. Ben hala kendinden cok da mutlu olan biri degilim, hala istedigini elde etmis biri de degilim. Daha asinacak cok yol var, kesfedilecek cok yer... Ben bu bloga yazmaya devam edersem eger, 5 sene sonrasinda cok farkli seyler yazmak istiyorum. Ve yazacagimi da biliyorum.

Sadece arada Istanbul'u, Bostanci-Fenerbahce arasini, Cadde'yi, tek bi aramayla10 dakikada yanimda buldugum arkadaslarimi, Adalar'a bakip bakip icmeyi, ayda yilda bir -karsi-denen o garip yere gitmeyi, arabama atlayip Sahil sefasi surmeyi, Iskele Sokak'i, bizim oralari cok ozluyorum.

Ama olacak o kadar di mi? Bu kadarini ozlemem dogal. Yoksa ben, ben degilim ki....

Pazar, Kasım 08, 2009

Venlo'nun etrafi dumanli daglar aman aman...


Luzumsuzca erken kalktigim bi Pazar sabahinda kahvaltimi onca yavasligima ragmen bitirdigimde saat daha 10'du. Su salak article olayinda da bi yarim saat bi seyler yaptiktan sonra pencereden disari baktigimda pavil pavil pavildayan gunesi gordum. Arada insani sevindiren kis gunesi... Hava soguk ama kuru ama gunesli...Hemmen bi dus aldigim gibi attim cantama GQ'yu, kitabimi, gunlugumu, Berkcan'i, mandalinalarimi, gunes gozlugumu, atkimi tuttum tren istasyonunun yolunu. Canim boyle yalniz basina sakin sakin yuruyerek hic gormedigim bi yer gormek istedi. Almanya'ya giderken tren degistirdigim ancak tren istayonu disinda hicbi yerini gormedigim Venlo'ya gitmeye karar verdim. Venlo bizim koye 40 dakika uzaklikta ve deyim yerindeyse Almanya'nin kicinin dibinde bi Hollanda sehri. O*ospu cocugu Geert Wilders'in memleketi ayni zamanda. Ve kendisinin partisine de yuzde 30 oraninda oy veren pek sirin insanlara sahip. Yani pek hos bi unu yok aslinda. Neyse ben zaten "o kadar icinden geciyoruz, du bi de kendisini gorelim" bahanesiyle tuttum Venlo'nun yolunu.

Pazar gunu 11 civarlarindan benden baska Eindhoven'dan Venlo'ya giden salak olmadigi icin trende yapayalnizdim tabi. Tren Helmond, Deurne, Horst-Sevenum-Blerick duraklarindan sonra Venlo'ya ulasti. Tren istasyonun cikip da sola kaykilindigi gibi sehir merkezine dogru yurumus oluyorsunuz zaten. Resimlerde de goruldugu uzere (bu arada resimler Berkcan'in siftahi haberiniz olsun) pek gunesli pek guzel bi hava vardi. Derin derin nefes alarak, sakin sakin yurudum sehri. Ilk once her Hollanda sehrinde olan Grote Markt tabir edilen sehrin en buyuk meydanina ulastim. Orada belediye binasi, bissuru cafe bar...Sonrasinda ara sokaklara dalarak Maas nehrinin kiyisina ulastim. Nehir kiyisinda biraz yurudukten sonra sehrin en onemli kilisesine ulastim. Oralari da incik cincik gezerek basladigim yere geri dondum. 2,5-3 saat falan durmadan yurudum iste. Sonunda ayni sokaktan ucuncu kez gectigimi anlayinca artik eve donmenin zamani gelmistir deyip tren istasyonuna dogru yonlendirdim bunyeyi.

Orada gecirdigim sure boyunca bi takim garip ve korkutucu seyler de oldu aslinda; ilki 2,5-3 saat icinde tam 4 kez cesitli insanlarin ve komik bi sekilde hepsinin de Almanca bana yol sormasiydi. Insan gunde 4 ayri kisi tarafindan entschuldigung ile baslayan cumle duyunca artik bi yeter diyor. Tamam anladik Almanya'nin dibinde ama Hollandaca ne zamandan beri kullanilmiyor bu sehirde? Artik sonuncu sorana Almanca resmen "ben de burdan degilim kardas, ben Eindhoven'da yasiyorum" dedim yana yakila. Tabi sehir merkezinde o saatlerde benden baska yuruyen insan olmamasi bu insanlarin neden surekli beni buldugunun sebebi olabilir, ona bi sey diyemem. Ikinci gariplik nehre dogru giden ara sokaklarin birinde kendi kendime yururken arkadan gelen bi arabanin beni gordugu gibi sert bi frenle durmasi ve icinden cikan -Turk olduguna emin oldugum- gencin bana "Gruss Gott, do u need something?" diye sormasi... Hayir o kadar sacma bi soru ki bi sure dogru mu duydum diye dusundum. Hayir bi de cumleye Almanca baslayip Ingilizce devam etmek ne demek? Nasi bi konsept bu? Sonra saskin bi suratla "no thanks" deyip hizli hizli uzaklastim arabanin yanindan. Ucuncu olay ise kalbimi agzima getirdi resmen. Az once bahsettigim kilisenin kapisina geldigimde dis kapisinin acik ama icerde bulunan kapilarin kapali oldugunu gordum. Bu arada durum yine bahsettigim gibi, sokakta tek bi insan yok, her yer issiz falan... Ben boyle sakince kapiya yaklasip elimle acip da iceri girebilir miyim diye kendi kendime dusunurken serrrefsiz kapinin otomatik olarak (bu arada bahsettigim kapi essek kadar buyuk ve tahta bi kilise kapisi) gicirdayarak acilmasiyla ben de her Turk evladinin yaptigi gibi "anani" tepkisiyle zipladim oldugum yerde. Boyle manyaklik mi olur yahu? Kesin bence kilisenin girisinde bi kamera var ve benim gibi korkudan yerinde ziplayan odlekleri izleyip izleyip gulen birileri var. Neyse, girdim kiliseye ama kilisede de kimse yok ama bi yerden muzik sesi geliyor boyle ilahi ilahi... Valla yalanim yok, bi dakika kaldim kalmadim attim kendimi disari.

Netekim evde oturup pineklemek yerine guzel bi gun gecirmis oldum. Dondugumde Eindhoven'da tesadufen sirketten tiplerle karsilastim. Benim haberim yoktu ama megersem bugun Eindhoven Kitap Fuari'nin son gunuymus. Onlarla beraber oraya gittim, iki tane super kitap aldim. (Steven Pinker - The Stuff of Thought ve Dan Rhodes - Timoleon Vieta Come Home) Simdi evimde kahvemi yapip yeni kitaplarima goz atayim en iyisi. Namussuz pazartesi de yine geldi, hadi bakalim. Neyse Cuma'ya yolculuk var, o heyecanla bu hafta cabuk gecer.

Cuma, Kasım 06, 2009

Kibrit Suyu / 2

Bugun mujdeli haber ablamdan geldi; sirket e-mail adresime gonderdigi mailde bi link vardi, o linki tikladim ve bakin neler okudum. Sen Coldplay'in solisti o cok efendi, o cok temiz, o cok universite mezunu Chris git o guzelim karini, o dunya tatlisi veletlerinin anasini aldat! Erkek degil misin, kokun kibrit sulariyla curusun. Ardinda gozu yasli dunyalar guzeli bi kadin birak. Gwyneth'im, sonsuz askim, dunyanin en guzel kadini tabi toplamis pilini pirtini cekmis gitmis evden cocuklarini da alip. Alti senedir adamin her turnesine git, cocuklarinin bokunu temizle, sanatci kaprisini cek, evi supur, yemek yap yine yetmiyor bu erkeklere. Gitmis herif Kate Boshwort'la dilli dilli opusmus iste.

Benim Gwyneth Paltrow'a olan askimi beni biraz taniyan herkes bilir. O dunyanin en zarif kadini, en guzel annesi, en guzel gulen insani falandir filandir... Great Expectations'da giydigi yesil hirkasini hic cikarmasindir, ya da dur dur cikarsindir, oyle daha guzeldir... Netekim artik zamani geldi; onu evimin kadini yapmanin, sicak yuvamda pisecek tarhana corbasini beraber icmenin, yavrulari Apple'in ve Moses'in benim de yavrularim olmasinin zamani geldi.

Sevgili Gwyneth, aldatildigini, hayata kirgin oldugunu biliyorum. Ama bil ki seni Londra'dan cok da uzakta olmayan bi sehirde, Eindhoven'da koca kafali bi erkek bekliyor. Sana yillardir asik, senin manitan olmak icin her gun dua etmis biri. Seni cocuklarinla kucucuk evine bekliyor. O sana belki Chris'in sagladigi pariltili hayati sunamaz ama seni cok mutlu edecek emin olabilirsin. Belki artik Madonna kankan olmayacak ama Deniz var Eindhoven'da, Madonna'dan cok daha iyi biri biliyor musun? O kadar da guzel yemek yapiyor ki... Haftasonlari beraber alisverise cikar, ona bir seyler alirsiniz hem. Tamam maddi durumun belki eskisi kadar iyi olmayacak ama mutluluk parayla olculmez degil mi Gwyneth?? Bak haftaya Brighton'da olacak o kocakafa haftasonu icin, al valizini cal Kevin's Guesthouse'un kapisini, orada seni ellerinde ciceklerle bekleyen biri olacak, adi Ozan.

Hadi Gwyneth, yapabilirsin bunu.

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Kibrit Suyu....

Isvec'teyken Isvecce dersini beraber aldigimiz Kanada diyarlarindan bi cocuk vardi, Peru asilli da bir manitasi... Hatunla hakkaten de disardan pek bi mutlu pek atesli bi cift gozukurlerdi yalan degil; ne zaman gorsek uzun uzun opusmeler, kutuphanede kucak kucaga kitap okumalar, facebooka konan ask bocugu resimler...Bi kac kez de beraber Trollhattan'in les Beyoglu barlarina sapka cikaran rock barinda zaman gecirmisligimiz de var. Neyse, durum su ki ben Isvec'ten Istanbul'a dondugum yaz bu gencler evlendi. Hatta Peru'da super bi dugunleri oldu. Yani fotograflardan anladigim kadariyla...

Sonra ben Hollanda'ya geldim, cocukla bi kac kez "naber, hayat nasi gidiyooo" baslikli salak yazismalarda bulunduk. Evliliklerinin ne kaddar guzel gittigini ayda 5000 kere status olarak yazan, her 2 ayda bir de yine ask bocugu konseptli resimler koyan eleman en son gecen hafta yine "i missed my bunny" yazmisti statusuna. Hatunun isi/egitimi dolayisiyla cok gezen biri oldugunu bildigimden cok normal gelmisti.

Bugun facebook'a bi girersin ki herifin status Abdullah Katmerlikafa (adini yazmayayim alenen, google'da kendini aratanlardansa lak diye bulmasin) is divorced! Boyle 5000 tane de uzgun surat yaninda. Ana! Ben bi dumur ol, e daha gecen hafta boyle yine ask sozcukleri, yine bi fotograflar...Nasi bu kadar cabuk bosanmaklar? Bi ara mesaj atsam mi diye dusundum, sonra da "yaaa Ozan, bi senin mesajina ihtiyaci var cocugun zaten" deyip vazgectim. Neyse sonra iki uc dakka evde bi seyler yaptim tekrar bilgisayar basina oturdum ki status aynen su sekilde degismis; Abdullah Katmerlikafa is looking for a swedish chick!

Oha lan! Oha ki ne oha! Yavrum sen manyak misin diye sormazlar mi adama? Hayir zaten bi insanin bosandigini da facebook ortamlarinda alenen bagira bagira ilan etmesi bana sacma geliyor o ayri bi konu ama.... Bu ne?? Psikopat misin, hazimsiz misin, kompleksli misin, salak misin? Boyle sapsal sapsal baktim ekrana ben de. Bi ara boyle bi empati yapsam, belki bu salakligi yapmasini saglayacak nedenler bulabilir miyim diye dusundum, sonra da "bana ne lan, allaaaan salagi" diyerek konuyu kapattim. Yine de garip geliyor hala....

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Brus


Oncelikle belirtmek isterim ki tuvaletinde kagit havlu barindirmayan cafe/bar benim icin guzel cafe/bar degildir. Sheldonlasmak istemem ama o igrenc mikrop dolu kurutucu makine ile ya da donen havlu mekanizmasi ile isi ucuza kapatmak isteyen mekanlar batmaya mahkumdur. Sabun niyetine igrenc cin mali sivi sabun koyan mekanlara da kilim ama o kadar batmiyor bana su anda. Sonrasini bilemem.

Bugun Deniz'le guzel guzel pek sahane alisveris ediverdik. Ben fotoda gozuken -uzun zamandir almak istedigim- cantayi aliverdim. Icindeki gomlek de benim evet. O kadar pahali ki bi bilseniz. Kazandigim onbinlerce oyroyu anca bole bole harcayarak bitirebiliyorum iste. Neyse...Deniz de cok guzel ciciler aldi kendine. Onun disinda cok cici mikrofiber bezlerimiz var. Mesela bi iki saat once denedim, musluk, lavabo piril piril. Zaten bugun sabahtan da mikrofiber toz bezi almistim o da sahane cikti. Televizyonu oyle bi parlatti ki sorma gitsin. Temizlik guzel sey.

Sonra ben bu aksam guya Utrecht'e gidiyordum ama yine ev guzel geldi. Yengec burcu olmanin dayanilmaz domestikligi. Mabedim sanki anasini satim, bildigin ev ulan, cek git. Yok, yine cazibesine dayanamadim, yine icinden cikamadim. E fena da degil; guzel guzel muzik dinliyorum, blog yaziyorum, twitter'a goz atiyorum. Twitter demisken, su aralar takip etmekten en hoslandigim insan muhtesem eski manken yeni sarkicimiz Ebru Destan. Kendisinin gerek v leri w yazmasi, gerekse sehitlerimiz ve bu aralar memlekette manyaga baglayan Turk milliyetciligi konusundaki beyanatlari...Olur gibi degil. Insan boyle boyle cildiriyor bence zaten, boyle salaklari gordukce...

Zaten haftasonu da bitti... Cumartesi gecesi demek, uyuyacaksin uyandiginda ise korkunc Pazar gunu olacak demek. Pazar ne demek; camasir yika, utu yap, evi temizle, icin sikilsin ofla pufla demek... Bizimkiler jenerik muzigi olmamasina ragmen hala sikintidan bayilmak demek. Hele ki benim gibi uc kurus maas artisi icin article yazma kepazeligi gibi bi goreviniz varsa iyice Pazar gununden nefret etmek demek. Neyse artik, yine de sukredip simariklik yapmayalim. Ya annemiz Seren Serengil'in annesi olsaydi??? O en fena!

Çarşamba, Ekim 28, 2009

Taziye


Bes seneyi gecen sure boyunca her durumda cantama ativerdigim, aci tatli anilarimi benimle paylasan, benimle beraber diyar diyar gezen, can yoldasim, ucuncu gozum sevgili Hursit'in vefati sebebiyle uzgun ve de kederliyiz.

Objektifinde barindirdigi o siyah lekeye, pillerini futursuzca harcamasina, artik dusmekten yamulmus ve cizilmis dis cephesine ragmen o bizim bir numerolu fotograf makinemiz, aci tatli anlarimizin sahidi idi. Ne var ki artik deklansorunun de dusmesinden sonra tamamen islevsiz kalmis ve yogun bakima cekilmisti. Yeni fotograf makinem Berkcan'in elime ulasmasindan sonra kendisinin bitkisel hayatta daha fazla kalmamasina ve artik fisinin cekilmesi gerektigine karar verildi.

Kendisine hayatima renk kattigi icin tesekkur ediyor ve meleklerin onu obur dunyada koruyacagina inaniyorum. Mekani cennet olsun.

Pazar, Ekim 18, 2009

yine ucak, yine annem...

"Annem, ablam, Rana ben Lufthansa ucagindayiz. Istanbul'a gidiyoruz. Ucakta cok yolcu yok, bizbizeyiz resmen, o yuzden Rana'yla rahat rahat ayakta geziniyoruz ucagin icinde. Annem arkadaki koltuklarin birinde oturuyor. Keyfimiz yerinde, sakalasiyoruz, egleniyoruz...Ben ucak penceresinden baktigimda pilotun alcaktan gittigini gorup huylaniyorum aslinda ama goruntuler o kadar sahane ki sikayet etmiyorum durumdan. Ucak pencereleri oldugundan cok daha buyuk ve goruntu cok canli, cok net. Her sey neredeyse en ince ayrintisina kadar gozukuyor. Once Paris'i her ayrintisiyla goruyoruz, asagidaki insanlari bile sececek kadar alcaktan ucuyoruz ama, o kadar alcak yani. Sonra Frankfurt'un uzerinde uctugumuzu soyluyor Rana, ben onceden gormedigim bi sehir oldugu icin iyice dikkatle bakiyorum. Pilot gokdelenlerin arasindan geciyor, keskin donusler yapiyor... Normalde korkmamiz gerek ama o kadar sakiniz ve o kadar egleniyoruz ki...Viyana uzerine geliyor bu sefer ucak; gordugum her seyi acikliyorum Rana'ya, bak bu kilise su, su muzeler bu falan diye. Teyzemin evi, Viyana'da en sevdigim kiliseyi falan gosteriyorum. O sirada ablam hosteslerle konustugunu ve kokpite gitmesine izin ciktigini soyluyor ve kokpite dogru gidiyor. Normalde hic boyle hevesleri yoktur diyorum Rana'ya ama aldirmiyorum tabi ki. Viyana sonrasinda Budapeste'nin ustunden geciyoruz hizlica. Sonrasinda cok hizli bi sekilde Istanbul'a ulastigimizi anliyorum ama nedensiz tedirgin oluyorum. Pilot konusma yapiyor, her seyin yolunda oldugunu belirtiyor ve bize iyi yolculuklar diyor. Pilot konusmasini bitirdikten sonra Rana'yla tedirgin bi sekilde gozgoze geliyoruz ve ayni anda "siktir" diyoruz birbirimize baka baka. Halic'e o kadar yakiniz ki cunku... Dusecegimizi anladigimdan hemen annemin yanina kosuyorum. Ablami ariyor gozlerim o sirada... Ve sonra usulca ucak Halic'e iniyor. Sadece biraz sallaniyor inerken. Annem pilota soyleniyor, ne salak adam bi de her seyin yolunda gittigini soyledi falan diye. Ben ucak indikten sonra ablami merak ettigim icin ayaga kalkiyorum ve onu goruyorum; ustune bi battaniye, hafif islanmis. Kokpitin ordaydim ya, islandik biraz diyor. Iyi bari bi sey olmadi hicbirimize diyorum, bi kadeh sarap iciyorum ustune. Ucagin yanindan o hani ucus kartlarinda gozuken o sisme kaydirak kilikli seyler karaya aciliyor. Biz kayarak Eminonu'ne ayak basiyoruz."

Ve ben uyaniyorum sonrasinda. Cok garip bi sey bu; ayda bir mutlaka ucakta oldugum ruyalar goruyorum. Her seferinde ayni sey ama; duser gibi oluyoruz, yere cok yakin gidiyoruz ama asla dusmuyoruz. Ve her ucakli ruyamda annem yanimda oluyor, istisnasiz hepsinde ama. Bu sefer Rana ve ablam da vardi ama genelde annemle oluyoruz. Uyandiktan sonra garip bi sekilde cok eglendigimi dusundum ama... Bi huzursuzluk vardi biraz icimde ama ona ragmen guzel bi ruyaymis gibi geldi. Ama dedigim gibi, bu ayda bir gorulen mutlaka annemle oldugum ucak ruyalari nereye kadar devam edecek bilmiyorum. Anlayan biri varsa benim icin yorumlasin.

Cumartesi, Ekim 10, 2009

Kesilsin o saclar!

Bugun sonunda berbere gittim! Sonunda diyorum, cunku neredeyse bi yil oldu bi sabah kalkip aynaya bakip da "artik su saclari kestireyim yahu" diyeli. Deniz'in uzamis, Burhan abi style saclarima her seferinde tiksintiyle bakmasi bile icimdeki tembel insanin kicini oynatamamisti ki artik bu hafta "ne yapsam olmuyor bu saclara" baslikli cildirma halleri ruhumu sarinca tamamdir dedim, vakit geldi.

Evime iki dakika uzaklikta, cici kizlarimizin sac kestigi "reflexx" adinda bir mekan var, oraya gittim sac kestirmek icin. Kizcagiz sacima bakinca "iiihhhmm, evet vakti gelmis gercekten de" dedi aninda. Malumunuz benim kafa sacsizliktan muzdarip. Alnim iki Airbus 380 ucaginin inecegi kadar genis bir havaalani boyutlarinda, onlerde baba tarafindan kalma muhtesem bir aciklik durumu mevcut, arka taraf ise dayilardan miras hafifce acilma hallerinde...Yine de kendime kel demeyi gururuma yediremiyorum ama. 27 yasinda kel olmak cirkin bi si en basinda. 37'de itiraf edebilirim belki.

Neyse oturdum sac yikama koltuguna beklemeye basladim. Ben bi kere bu sac yikama olayinda da cok sacma bi cikmaza giriyorum. Ben zaten sacimi kestirmeden once sacimi yikayip gidiyorum oraya, yani pis sacla gidilir mi yahu, ayip bi kere! E ama saci daha 15 dakika once yikamis oldugum icin o an yikanmasi da cok gerzekce geliyor bana. Bi de sevmem ole tanimadigim insan kafami ellesin, kulaklarimin arkasinda elini gezdirsin falan, asabilesirim yani. Bi de o enseden asilan havluyu duzgun kullanamayan beceriksiz insanlar var onlara da sinir oluyorum. Yikama sonrasinda o damlalar ensemden iceri giriyor falan, adeta hirrlayasi geliyor insanin. Neyse bu kizimiz beni cok asabilestirmeden sacimi yikamayi basardi. Ayna karsisindaki koltuga gectigimde olanca sempatisiyle sordu nasil bi kesim istedigimi. Ben de kendisine zaten cok secenegi olmadigini, bu sekilsiz saclari ancak cok kisa sekilde kesebilecegini, ama bu sefer isini daha da kolaylastiracagimi ve de tum sacimi ujbej numara kisacik istedigimi soyledim. Makineyle, tek vurusta asker trasi bi nevi. O da istegimi makul gorup, evet yanlar biraz fazla uzamis zaten dedi. Ben de "evet Mickey Mouse gibi olmusum di mi" dedigim zaman kendisinin kahkahasini duymanizi isterdim. Yan koltukta oturan cocukla, onun sacini kesen kadin da koptular zaten.

Netekim saclarim kisacik artik. Melda'ya mesaj attim "saclarimi ujbej numara yaptim" diye, guzel olmustur o koca gozlerin daha da kocaman gozukuyordur simdi" dedi. Baktim aynaya hakkaten gozler accik daha belirgin, ayrica sevdim ben de bu saci. N'apalim, varsin sacimiz olmasin, keyfimiz yerinde olsun!Bi de gozler kahverengi degil de renkli olcakti, bak o zaman her sey daha guzel olurdu.

Pazar, Ekim 04, 2009

Kisa Kisa

-Kings of Convenience'in yeni albumu Declaration of Dependence'i o kadar ama o kadar cok sevdim ki, hangi sifati koysam buraya yetmez.
-Haftaya Pazar kendilerinin Amsterdam'a konser verecek olmasina delicesine heyecanlansam da internet sitesinde "sold out" uyarisini gorunce heyecanimi aninda huzne donusturmem bir oldu.
-Bugun Deniz ve Koray'la IKEA'ya gittik. Camasirlarin asildigi zamazingo vardir ya, ondan aldim, cok mutluyum. Neden boyle sapikca seylerle mutlu oldugumu bilmiyorum.
-Dedikodu yapmak gibi olmasin Deniz yine milyonlarca mum aldi. Bence derinlerde bi yerde "dunyada bir daha hic mum uretilmeyecek" korkusu var Deniz'in. Valla bak...
-IKEA'da omrunu tamamlamis bambularim Eyup Sabri Tuncer'in yerine (evet bambulara bile bakamiyorum o kadar yeteneksizim) soole sevimli top top bi saksi bitkisi almaya niyetlendim, bi bok yok cok afedersiniz. Cirkin cirkin bitkiler...
-Dun hava baya soguktu burda, ben bi Isvec'i hatirla...Bi ozle...Olcak is degil.
-Cuma aksami Makedon is arkadasim Valentina'nin dogumgunu partisine gittim. Oldukca sarhos oldugumuz anlarda aslinda ne kadar da birbirimize benzedigimizi 5000 kere birbirimize hatirlatarak cok eglendik. Zorana (Sirp) ben ve Valentina, disarda giyilen giysiyle yataga oturulmamasini neden baska insanlarin anlamadigini sorguladik uzun sure. Sonra "oh biz ne temiz, ne sahane insanlariz" diyerek defalarca kadeh kaldirdik bu duruma.
-Makedon rakisi ictim ilk defa, cok guzeldi. Bizimkinden daha sari bi rengi var Makedon rakisinin, icine buz koyulup sek iciliyor. Guzel kafa yapiyor, mideyi yormuyor.
-Thomas Dybdahl yakinlara bi yere gelse, konser verse, ben de kafayi cekip gitsem keske konserine. Isvec'te o kadar cok dinlerdim ki o adami. Bana hep Trollhattan - Oslo tren yolculuklarini hatirlatiyor. Ozellikle Christmas donusu karlarla kapli daglara gollere ormanlara bakarak kendimden gectigim tren yolculugumu...
-Iki gun once kendimi doktora programlarina bakarken buldum, korkuyorum.
-Is korkunc, hala korkunc, her zaman korkunc olacak. Ben baska bi projeye gecene kadar bu iskence surecek biliyorum.
-Rana'nin katkilariyla biten 1000 parcalik Avrupa haritasi seklindeki puzzle bugun IKEA'dan alinan kirmizi cercevesine kavustu. Vatana millete hayirli ugurlu...
-Bu Pazar'dan itibaren koyumuz Eindhoven'da supermarketler artik acik olacak. Pazar gunu ac kalma korkusuyla Cumartesi marketlere saldirmaya son!
-Big Bang Theory'nin 3.sezonunu izlemeye baslayinca Sheldon'i ne kadar ozlemis oldugumu fark ettim. Canim benim...
-Inglorious Bastards'i hala izlemedim, kendimden utaniyorum.
-Nouvell Vague Eindhoven'a geliyor, cok buyyuk ihtimal gidecegim. Evet evet kesin gidecim...Gelmisler o kadar dibime.
-Cumartesi icmedigim gecelerde insanin cani Pazar aksamustu icmek istiyor. Ama "Pazar Pazar ne ickisi" de diyor insan ayni zamanda. Boyle bi celiski.
-Deniz Seki ne kadar guzellesmis bu arada. Husnu'yle barisacaklar mi acaba?
-Demet Sener bence hala dunyanin en itici kadini. Kaliteli itici.
-Ben kahve yapim kendime. Yeni aldim, taze taze iyi gider.

Çarşamba, Eylül 30, 2009

Viyana zamanlari...


Istanbul oncesi tatilden devam edeyim ben en iyisi. Prag'da Radiohead konserinden bi video koyup, orada birakmistim tatilde yasananlari. Sirada Viyana var haliyle. Prag'da Sibel'e, Aysen'e ve Rana'ya veda edip ablakusla tuttuk tren istasyonunun yolunu. Prag'dan Viyana'ya bizi goturecek olan trenimiz tam zamaninda kalkti neyse ki. Yepyeni, tertemiz gayet modern bi trenle gittik Viyana'ya. Dort saat surmesi planlanan yolculuk Cek Cumhuriyeti Avusturya sinirinda anlamadigimiz bi sekilde trenin yavaslamasindan sebepli birazcik uzadi. Avusturya sinirlari icine girdikten sonra bir de OBB (Avusturya TCDD'si) calisanlari tarafindan kontrol edildi biletimiz. Saat 15:00 civarinda ablamla Sudbahnhof'a adimimizi atmisktik bile. Hemen iki otobus bileti aldik, 13A'ya bindigimiz gibi teyzemlerin evinde bulduk kendimizi. Ben yillarca Viyana'ya gidip baya uzun sure de kaldigim icin en azindan teyzemin evi ve civari hakkinda yeterince bilgim var, o yuzden hic zorlanmadik teyzeme giderken.

Teyzemin evine her girdigimde ayni seyleri hissederim ben; cok garip tanimlayamadigim bi huzur hissederim hep, bu sefer de onu hissettim pek tabi ki. Mis gibi tertemiz evinde ablamla bana hazirladigi miss gibi yataklari gorunce "iste budur" dedim resmen. En son Kasim'da gitmis ama dugun telasindan duzgun gorememistim bile onu, bu sefer herkes icin iyi oldu. Ilk aksam kuzenlerin hepsi Ispanya'dan tatilden donuyor oldugu icin goremedik onlari. Teyzem, enistem ben aksam yemegi icin Zum Alten Kaisermuhle denilen Tuna nehri kiyisindaki bir mekanda yemegimizi yedik. Saat 12'yi gecip de biz artik yatmaya hazirlandigimizda kuzenler ucaklarinin sagsalim indigini , Viyana'ya ulastiklarini telefonla bildirdiler. Sonrasinda deliksiiiiiiz bir uyku cektim ben zaten, gozumu actigimda coktaan sabah olmustu.

Sabah kalktigimiz gibi her sey cok tanidikti benim icin. Teyzemin yemek yedirmek konusundaki komik inadi, kahvalti hazirlarken onunla yapilan sohbet, mutfagindan baktigimda her zaman icimi huzurla dolduran o avlu, kuzenlerimin bir sure sonra eve gelmesi, onlarla ozlem gidermece, kahkahalara bogulmaca, dunyanin en yakisikli cocuklari Sinan ve Julian'in nesesi....Her sey cok tanidik ve pek tabi ki cok guzeldi.

Cok cabuk bitti tabi ki Viyana gunleri yine. Bi gun Budapeste, bi gun Bratislava yaptik zaten. Diger gunlerde ise ablamla olabildigince kardes kardes zaman gecirmeye calistik, teyzusla bol bol dedikodu yaptik, Sinan ve Juli ile koccaman bir gun gecirdim, Yavuz ve Tamara'nin evini gordum, Viyana sokaklarinda eskisi gibi dolasmanin keyfini cikardim, schnitzele doydum, cok ozledigim Bortolotti dondurmasini keyifle huplettim, az biraz alisveris yaptim, Yavuz'un -en son yillar once feci sarhos halimi gordukleri- arkadaslarini gordum, bu sefer yine sarhostum ama en azindan kusmadim.

Teyzem, Ati abim, Yavuz, Petra, Tamara, Sinan, Julian, enistem...Hepsini gordugum icin cok mutluyum. Hayatimin cok ozel sehri Viyana'dan bi kere daha dunyanin en mutlu insani olarak dondum. Onlari gorebildigim, hala bu sehrin bana hissettirdikleri oncesinde hatirlattiklariyla ayni oldugu icin cok sansliyim. Hayatim boyunca surekli yapmak istedigim bi kac simarikligim var sadece; onlardan biri de istedigim zaman Viyana'ya gitmek, istedigim an bu yazdiklarimi tekrar tekrar yasamak. Umarim hep basarabilirim bunu.


Pazartesi, Eylül 28, 2009

Totoslugun alemi yok!

Yani neresinden baslayayim ki ben? Guya Viyana Budapeste Bratislava gunlerini yazacaktim buraya ayri ayri, dunya guzeli Sinan ve Julian'dan bahsedecektim, Rana'nin geldigi ve Coldplay konserine gittigimiz haptasonunu yazacaktim... Sonrasinda da "haydi ben Istanbul'a gidiyoruuuum" yazisi yazarak bi calimla cekip gidecektim buralardan. Gittim gitmesine de....Dondum bile. Bu nasi tembellik bu nasi bi himbillik? Gerci Rana sagolsun Eindhoven'da beraber gecirdigimiz haptasonu bi guzel anlatmis blogunda... Ordan okuyabilirsiniz.

O kadar yogun ve korkunc geciyor ki is hayati denen bok, boka haksizlik ettigimi dusunuyorum. Surekli isinden bahsedip sikayet eden insanlari vurasim gelirdi benim, o yuzden cekmecemde bi silah bulundurmayi planliyorum ki gerektigi zaman cekeyim tetigi olsun bitsin. (Yazar burada cok sevdigi mubalaga sanatini konusturuyor yine.) Istanbul'a gitmeden once her sey korkunctu, dondum hala cok korkunc. Bugun artik bi ara midem bulandi sirkette. Aptal aptal isler, 3000 kere degisen kararlar, nevrotik calisma arkadaslarim....Kisaca hikaye bu. Herkesin basina gelen, herkesin bi dokunsam durmadan konusacagi konular iste. Istanbul'da Cadde'de universite tayfasiyla otururken konustuk konuyu uzun uzun; herkes mutsuz, herkes sikayet ediyor, herkes baska bi sey yapmak istiyor. N'olcak bu boyle? 27 yasinda bu kadar dirdirlanan insanlarsak 45-50 olunca ne yapacagiz biz? Bilemedim, bilemiyorum, bilemeyecegim.

Kisaca hikaye bu iste, ben yine dirdir ve mutsuz modumdayim. Eve geldigim gibi kalmis son canimla evi toplayip kendime yemek yapip camasirlari makineye attim. Kendime soz verdim, ne kadar yorgun-mutsuz-uzgun olursam olayim gunluk islerimden, kitap okumamdan, film izlememden, fitnesstan kendimi esirgemeyecegim. Oyle ya da boyle.... Zaten yavas yavas kis geliyor, misafirimin falan olacagini da zannetmiyorum, kendimle takilip kendime iyi bakicam. Kararim budur. DenizKoray Palas'ta kirmizi sarrapli uzun kis geceleri de yakindir zaten, misss!
Bu kendime ait "toparla yavrum kendini" yazisiyla da uzun suredir ara verdigim bloguma da donmus oldum boylece. Guzel oldu. Bu gazla bi kac yazi daha yazarim ben!

Pazar, Eylül 06, 2009

Radiohead

video

Ergenlikten yas olarak kurtulmus ama beyin olarak kurtulamamis oldugum donemlerde cok dinledim Radiohead'i. Caddebostan'da cimlere oturup saatlerce Radiohead dinleyip saatlerce yazi yazardim. Efes siseleri de eslik ederdi pek tabi bana... O zamanlar cok farkli seyler yapacagimi dusunurdum hayatta, herkes gibi olmayacagima yemin ederdim, baska sehirlerin, baska insanlarin hayalini kurardim. Hala cok degismedi hayallerim aslinda; simdi sadece daha kalibina uydurmus bi sekilde pusuda bekliyorum...Gun gelip de basaracagimi bilerek. Belki de sebebi budur Radiohead'i hala azimle dinlememin...

Bi grubu/sarkiciyi severek dinlemekten cok, kendi hayatima surekli taniklik ediyorum Radiohead sarkilariyla, o yuzden bana sevmenin cok otesinde geliyor hissettiklerim. Ben olmeden olmesini istemedigim sarkicilar/gruplar/muzisyenler var bu dunyada; surekli muziklerine ihtiyac duydugumu hissettigim... Radiohead de onlardan biri iste.

Bu yuzdendir ki daha once hic bulunmadigim bi sehirde, cok sevdigim insanlarla, muhtesem bi heyecanla gittim konsere. Konser cok guzel seyler yasatti bana; daldim gittim, heyecanlandim, gozlerim doldu, cok mutlu oldum, cok alkisladim...Avrupa'nin orta yerinde, cok eski bi sehrin tam ortasinda, cok guzel bi havada, cok sevdiklerimle izledim onlari. Simdi ise bi tanesini de buraya koydugum Rana'nin cektigi videolara arada goz gezdirip tazeliyorum heyecanimi ve mutlulugumu...

----------------------------------------------------------------------------------------------
Radiohead / Prag / 23 Agustos 2009

15 Step
There There
Weird Fishes / Arpeggi
All I Need
Lucky
Nude
Morning Bell
2+2=5
A Wolf At The Door
Videotape
(Nice Dream)
The Gloaming
Reckoner
Exit Music
Bangers+Mash
Bodysnatchers
Idioteque

Encore
Pyramid Song
These Are My Twisted Words
Airbag
The National Anthem
How To Disappear Completely

Encore 2
The Bends
True Love Waits
Everything In Its Right Place

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Prag


Harika bir 10 gunluk tatilin sonunda, kendinden beklenmeyecek kadar gunesli Hollanda havasina uygun sekilde mutlu mesut donuyorum Eindhoven'a. Sasiran var mi bilmiyorum ama yine trendeyim zira. Radiohead dinliyorum hala, yaklasik bi hafta once konserinde delicesine kendimizden gectigimiz muttesem Thom Yorke ve arkadaslarini... Belki guzel seyleri hatirlamami daha cabuk saglar, belki “aklimda tutayim, unutmayayim” dediklerimi bana hatirlatir. Tatille ilgili yazmak istediklerimi bir yaziya asla ve asla sigdiramayacagimdan ilk duragimiz Prag ile baslayalim.

Bir onceki yazida belirttigim gibi oldu her sey aslinda. Ben ogleden sonra iki civarinda Prag Havaalani'na indigimde ablam coktan ordaydi. Biz abla kardes bi guzel kucaklasip attik kendimizi bizi havaalanindan Zlicin metro istasyonuna kadar goturecek olan otobuse. Prag'da belediye otobusu maceramiz bizi ozumuze dondurdu aslinda; Ikarus'tan bozma asla klimasi olmayan eski bir otobus, tiklim tikis insanlar, agresif ve olumune otobus kullanan bir sofor ve muhtesem ter kokusu. Kikirdaya kikirdaya vardik Zlicin'e. Disari ciktigimiz gibi temiz havanin (yani en azindan otobusun icindeki havaya gore) keyfini cikarip metroya atladigimiz gibi hostelimizin oldugu Narodni Trida istasyonuna gittik. Hostelin kapisina yapistirilan notu okuyunca ise koptuk zira akillik bidik Sibel ve Aysen hostelin resepsiyonu olmadigi icin oraya ulastigimizda asagidan bagirmamiz gerektigini anlatan cok sirin bir not birakmislardi kapiya. Boylece Kafka's Castle maceramiz benim koca bir caddenin ortasinda “Sibeeeeeeeeeeeeeeel” diye anirmamla basladi. Sibel 40 yillik Prag kocakarisi kivaminda pencereden kafasini uzatip “geldiniz mi anacim” deyince Prag gezisinin pek bi eglenceli gececegi belli oldu zaten. Hostel dedigime bakmayin bu arada, bildigin bir daire buyuklugunde bi mekanda kaldik. Mutfagimiz banyomuz icindeydi. Anahtarlar da bizde, her gece eve girer gibi rahat rahat takildik. Disaridaki tramvay ve sarhos turist sesleri zaman zaman birbirlanmamiza sebep olsa da ben halimden cok memnundum. Gecesi 17 euro'ya “bundan iyisi Sam'da kayisi” diyoruz biz.

Prag cok guzel bir sehir; baya ucuz bir sehir hem de. Hollanda'dan sonra cennet gibi geldi bana ucuzluk acisindan. 50'lik biranin 1 euro oldugu bi sehrin her tarafi cirkin olsa yine guzel derim ben zaten. Gezmesi yurumesi kesfetmesi cok kolay ayrica. Ablamla benden once sehre adimini atan Rana Sibel ve Aysen sagolsun ben bi kere bile haritaya bakmadim sanirim. Takildik biz ablamla onlarin arkasina, keyfini cikarttik sehrin. Old Town denen sehrin tarihi merkezinde bol bol yuruduk, o 12 havarili meshur saat kulesinde havarilerin gecisini izledik, Jewish district civarlarinda hafif kokos mekanlarda keyif yaptik, hostelimizin dibinde bulunan Tesco sayesinde oglen mamalarimizi ve kahvaltilarimizi ucuza getirdik, hem de doya doya yedik. Butun bunlarin disinda cok ama cok eglendik. Radiohead konserinde Yekta Kopan'i gorduk bu arada, kendisi her gordugumuzde bi seyler yiyordu deli gibi. Bir elinde sosisli diger elinde gyros... Cekce ile dalga gecerek kendimizi eglendirdik. Tirijka vorjgaaa, birajgaaaaaa ayarinda bi dil oldugundan sebepli eglendirdi bizi kendisi. Hos ben 3 gun sonrasinda Macarca denen garip seyi gordugum zaman Cekce'yi optum basimin ustune koydum ama olsun... Hep beraberken cok fena geyik yapmamiza sebep oldu.

Prag'dan 11 treniyle pazartesi gunu en erken ben ve ablam ayrildik. Bizden bir iki saat sonra Sibel ve Aysen Istanbul'a dondu, Rana ise sehirde uc gun daha kaldi . Ben Radiohead konserinden sonra gece 1'de kapandigi soylenen ama asla kapanma belirtisi goremedigimiz o bara gitmek istiyorum yine.Yine koca koca Gambriuslar'a sadece 27 kron, 1 euro vermek istiyorum. Yine Prag kalesinin cevresindeki o cici sokaklarda gezmek istiyorum,.. Cooook ama cok guzel gecti Prag zamanlari...Konser ise ayrinitili yazilacak ama cok guzeldi tabi ki. Thom Yorke denen sipanin adeta Yildiz Tilbe gibi dans ettigini gordum ya ben bu dunyada, gozum acik gitmez.

Cumartesi, Ağustos 22, 2009

Esterhazy

Cocuklugumun, ergenligimin cokca ziyaret edilen muhtesem sehrine gidiyorum. Zamaninda her yaz, neredeyse bir bucuk ay kaldigim, canim teyzemin, cok sevdigim kuzenlerimin; su an onlarin muhtesem cocuklarinin, onlar kadar yakin hissettigim sevgililerinin yanina. Viyana'ya...

Oncesinde Prag'da cok ozledigim ablacikla, Rana'yla, daha dun gece saraplarimizi icerek muhabbete daldigimiz Sibel ve Aysen'le bulusacagim...Ne kadar sansliyim ki artik oluyor hayatimda boyle seyler; ben kucuklugumden beri biraz da olsa boyle bir hayat duslemistim cunku. Sibel ve Aysen burdaya geldiler sali aksami. 2009 yazinin son misafirleri... Onlar su an Prag'a inmis hatta yarin hep beraber kalacagimiz hostel odasina cokmus olmalilar, ya da Prag'in keyfini cikariyorlardir bilemem. Yarinsa Rana Dortmund'dan, ablam Istanbul'dan, bense Amsterdam'dan ucacagim. Ucumuzun de ucaklari bi aksilik cikmazsa ayni saatlerde inecek Prag Havaalani'na. Sonrasinda keyiften ve gulmekten geberecegimi tahmin ettigim bi Prag gecesi ve Pazar gunu ise muhtesem bir Radiohead konseri bizi bekliyor. Ki bu konser ayri bir heyecan, ayri bi keyif sebebi. Pazartesi gunu ise biz ablamla Viyana'ya gececegiz kardes kardes.

Umarim her sey cok guzel olsun, keyfimiz huzurumuz bol olsun. Cok ozledigim, cok sevdigim insanlarin yaninda cok guzel zamanlar gecirmek istiyorum. O kadar... Viyana'ya gectikten sonra tekrar yazarim sanirim. Cirkin sehrim Eindhoven'a 10 gunluk bir veda. 1 Eylul'de , gecen sene calismaya basladigim gunde bu sehre donecegim.

Ben gittim.

Salı, Ağustos 18, 2009

Parizyen muze!


Iki gunde iki muze gezdim Paris'te. Pompidou'ya muze demek haksizlik aslinda, muzeden cok ote bir sey. Kendi adima biraz ozenerek, biraz da "neden benim ulkemde de boylesi yok" diyerek kiskanclikla baktigim bir sanat merkezi. Biz gittigimizde "elles@centrepompidou" adinda kadin sanatcilarin calismalarinin toplandigi bi sergiyle karsilastik. Resimlerden tutun da, heykellere, videolara kadar uzanan genis bir yelpazede... ("Genis bir yelpazede" kalibini da kullandim ya, tiksindim kendimden yemin ederim) Bu sergi disinda modern collection basligi altinda Picasso, Brancusi, Matisse, Delaunay, Leger, Rouault ve de Hantai eserlerini iceren sergiye de soyle bir goz attik. Goz attik diyorum cunku artik yorgunluktan gebermistik. Muze gezerken bel agrisindan muzdarip salak turist olduk, o kismi biraz savsakladik. 2008 Mart ayinda Madrid'de Aniyo ile El Prado muzesini gezerken de artik ucuncu saatin sonunda Isa'nin carmiha gerilme ve Meryem konseptli devasa tablolardan midemiz bulaninca "eeeeeeh yeter be" deyip cikmistik muzeden. Biz de insaniz yani, yapacak bir sey yok.

Cumartesi Pompidou sefasindan sonra Pazar gunu kaldigimiz eve cok yakin olan Les Art Decoratifs Muzesi'nde bulduk kendimizi Caroline sagolsun ben gelmeden once arastirma yaptigi icin oraya gidecegimiz belliydi Uc tane ilgimizi ceken sergi vardi, gitmeden edemedik. Ilki "as red as possible" adindaki sergiydi. Kirmizi renginin tasarim objelerindeki gucunden tutun da siyasi mesajlari daha guclu vermek amaciyla kullanilmasina kadar uzanan etkisini gosterme amacli bir sergiydi. Kipkirmizi sahane koltuklar da gorduk, zamaninda komunizmle yonetilen ulkelerin siyasi afislerinde bu rengin nasil kullanildigini da...Benim gibi kirmizi delisi bi insan icin oldukca tatmin edici bi sergiydi. Sergide sasirtici bir sekilde Turk bayragini da gorduk bu arada. Aciklamasi komunizmin yanisira Islam ulkelerinde de kullanildigi yonundeydi ama bana sacma geldi. Bugun Islam ulkesi olarak bayraginda baskin bi sekilde kirmiziyi kullanan Turkiye, Tunus ve Fas var sadece. Hangi mantikla bu arguman kullanilmis merak ettim. Bi de baskin Islam renginin yesil oldugu dusunulurse iyice sacma geldi olay bana ama ustunde durmadim cok fazla. Kuratoru karsima alip "n'aptin canim sen?" diyecek halim yok. Vardir benim de bilmedigim bir seyler.

Ikinci sergi muzik ve oyuncak konsepti uzerine kuruluydu. Japon manyaklarinin karaoke oyuncaklarindan, Sovyetler zamaninda uretilmis ilkel orglara kadar gorunce "ohaaa" dediginiz onca sey... Serginin bir bolumunde bu sapsal seyleri bilgisayar yardimiyla calabildiginiz bi kisim vardi ki en cok onla eglendim. Cilgin besteler yaptim kendi capimda, dunyaca unlu bi besteci olabilecekken SAP danismanligi denen gerzek isi neden yaptigimi tekrar sorguladim ama sorun degil. Herkes de icindeki cevheri gostermek zorunda degil ki canim; benim gibi gizli dahiler de olmali bu dunyada.

Ucuncu sergimiz ise muzenin "reklamcilik" kisminda bulunan Toulouse Loutrec sergisiydi. Toulouse amca ismiyle olmasa da yarattigi posterlerle aslinda oldukca tanindan bir sanatci. Yukarida gordugunuz posterin yaraticisi ayni zamanda. Hayati boyunca 31 poster tasarlamis ve hepsi de cok unlu olmus. Bohem hayatindan oldukca uzak yasamasiyla ve cocuklugunda gecirdigi kazalar sonucunda sahibi oldugu kisa bacaklariyla unlu. 40'ina gelmeden de gocmus gitmis kendisi. Sergide onun 26 posterini ve dogumunun 100. yili icin gunumuz sanatcilari tarafindan hazirlanan posterlerini gorme imkani bulduk. Benim icin cok etkileyici degil de ama sergiyi gezerken Caroline kendini kaybetti. Cocuklugundan beri hayranmis cunku onun posterlerine.

Onun disinda ortacag ve 17.yuzyil konseptli sergiler vardi ama artik Caroline'le onlari gezmek istemedik. Soyle bir ortasindan gectik iki serginin de... Oymali kakmali mobilyalar, hancerler falan... Yeter yani, gerek yok. Boylece iki gunde yeteri kadar sanata ve sanatciya bulanmis sekilde dondum evime. Caroline yanimda oldugu icin de Ingilizce aciklama yazmaya tenezzul bile etmeyen insanlarin muzesinden cokca bilgiyle ayrildim. Sagolsun bana yazilan her seyi uzun uzun anlatti. Bunyedeki kultur sanat aktivitelerini acigini simdilik kapattim. Yarin tekrar gune Kelebek okuyarak baslamam lazim. Ozumuzu bulalim. Bu arada asagidaki Pompidou'daki cekilen fotograflarin hepsi Caroline'e ait haberiniz olsun.



Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Parizyen corap!


Hayatimda ilk defa bir kadin pilot tarafindan kullanilan bir ucakla uctum Amsterdam'dan Paris'e. Bunun yanisira ucus ekibinin pilotumuz Madam Saksuka disinda tamamiyle erkek olmasi da ilk defa basima gelen bir sey. Bugune bugun haftada 78 ucus yapan onemli bir is adamiyim, boylesi ilk! Sasirtici yeminle. Yok saka bi yana gercekten kadin pilotumuz ve 4 erkek hostumuz tarafindan guzel agirlandik. Ucus bittiginde pilotumuz hostlarimizla beraber selam da cakti bize. Guzel de kadindi valla...Bana cok seksi geliyor boyle basarili, pek bi atik hatunlar.

Dunyanin en kusmuk havaalanlarindan biri olmaya aday CDG Havaalani'ndan dunyanin en kusmuk tren sistemlerinden biri olan RER'e binip bolca insan ve bolca havasizlikla ulastim St.Michel istasyonuna. Paris'te CDG Havaalani'ndan sehir merkezine gitmek icin bindiginiz tren cogu zaman yer ustunden gittigi icin Paris'in dis mahallelerin gormek de cok ilginc oluyor. O ask sehri olarak taninan sehrin ayni zamanda ne kadar da cirkin semtlere sahip oldugunu goruyorsunuz. Guzel bi sey bence bu, ooyle her tarafi guzel sehir olmaz zaten. Sehir dedigin biraz les olacak ki sehir oldugu hissedilsin. Netekim o kafalardaki Paris tanimina uymayan mekanlardan gece gece ulastim St. Michel istasyonuna. Bir onceki yazida bahsi gecen cesmenin onunde Caroline ile kucaklasip hemen ablasinin evinin yolunu tuttuk. Ablasi ve enistesinin yasadigi ev Louvre'un dibinde; Louvre Muzesi ile Palais Royal arasinda bi yerlerde. 15-20 dakikalik bir yuruyusten sonra eve ulastik.

Sonrasinda olanlari okurken sizi baymayacak sekilde anlatmaya calisayim; Cuma gecesi evde bira ve muhabbet keyfi, Cumartesi cok sahane bir kahvalti ustune Pompidou'da harcanan yaklasik 4 saat, Pompidou sonrasi Lubnan mamalariyla kendine gelme halleri, sicaktan fenalik gecirecek gibi oldugumuz icin tekrar eve gelip 2 saat havanin kararmasini beklemece, gece oldugunda Plage de Paris boyunca yuruyus ve Paris'in gece halini gunduz halinden tabi ki cok daha fazla sevmece, uzuun yuruyusumuz sonrasinda St.Paul civarinda dunya tatlisi bi mekanda gercek Fransiz cideri icmece dolayisiyla serinlemece, sonrasinda Hotel de Ville onundeki konsere goz atmaca ve en son bitik bir halde eve donup uyumaca. Pazar biraz daha erken kalkip Nutella iceren kahvalti ile enerji depolamaca sonrasinda Les Arts Decoratifs Muzesi'ne gitmece. Muzedeki ilgimizi ceken sergileri gezmece, sonrasinda tekrar sicagin tam ortasinda bayilana kadar yurumece ve en son Louvre'un cimlerinde bi golgeye zar zor ulasip kendimize gelmece. En son evimize yakin cok cici ama garsonlari olabildigine igrenc bir cafede guzel guzel yemegimizi yiyip, kahveleri icmece. Sonrasinda veda halleri iste. Evden tekrar St.Michel tren istasyonuna bi yuruyus ve sonrasinda korkunc sicak ve havasiz RER vagonlarinda CDG'ye ulasmaca. Zamaninda kalkan ucakta yanimda oturan ve manitasini surekli operek icimi bayan kadini oldurme hisleriyle ulastim Amsterdam'a.

Durust olmam gerekir ki Madrid'den dondugumde yasadigim "off neden donuyorum Hollanda'ya" hissini hicbir sekilde yasamadim. Fransa, ozellikle Paris hala ve hala hic cekici gelmiyor bana. Keske burada yasasam hayallerimi kapsamiyor. Gecen sene Paris ve Tours'u gordukten sonra Tours mesela cok sevimli gelmisti ve neden donuyorum ki hissini yasatmisti bana ama Paris'e karsi bu hissi o zaman da yasamamistim, su an da yasamadim. Paris'i hayatinda gordugu en guzel sehir olarak belirlemis binlerce insan var belki dunyada. Guzelliginden suphe ettigim yok benim de ama insani olabildigine iten bir tarafi var. Bana gore tabi...Belki Fransizca biliyor olsam biraz daha kolay olurdu isim, daha bir kendimi bulabilirdim ama bu haliyle bana uzak. Neyse Paris'i sevmiyorum diye Paris'in uzuldugunu de pek sanmiyorum zaten. Herkes memnun bu hallerden.

Caroline'le yaklasik bi seneden sonra bulusmak cok guzeldi ama. Surekli Trollhattan gunlerimizi andik, hayatimizin Trollhattan'da ne kadar guzel oldugunu, calisma hayati denen seyin, Isvec gibi bir ulkede muhtesem bir ogrencilik gecirdikten sonra ne kadar da agir geldigini anlattik anlattik durduk birbirimize. Yabanci biriyle dost iliskisi denebilecek kadar yakin bir iliskiye sahip olmak nedense hala sasirtiyor beni. En yakin arkadasin, dostun, canin kanin sanki sadece kendi dilini konustugun biriyle olurmus gibi geliyor ama Caroline'le beraberken uzaklasiyorum bu dusunceden. "Boylesi de oluyormus iste" diyorum. Umarim bundan sonra daha sik gorusuruz onunla. Ekim gibi basarabilirse Eindhoven'a gelecek. Ikimizin de cok sevdigi Tom McRae denen bi abi var, onun konserine gidecegiz Eindhoven'da. Sonrasinda ben Christmas zamanlarinda basarabilirsem Strasbourg'a gitmeyi planliyorum onun yanina. Gorecegiz bakalim, neler olacak.

Su an yine Schiphol Eindhoven trenindeyim. Tren ummadigim kadar kalabalik ve yanimda hangi dilde yazdigimi merak etmekten yakinda catlayacak olan sapsal bi Hollanda insani var. Guya caktirmadan ekrana kafasini yaklastiriyor ama o kadar caktiriyor ki yakinda kafalarimiz carpisacak haberi yok salagin. Neyse ben bu yaziya son vererek onu da kendimi de bu iskenceden kurtarayim. Herkese iyi haftalar.

Cuma, Ağustos 14, 2009

Kuru Hasan ve Marmelat!


Haftalar once bi yazimda belirtmistim; bu yaz cok arkadas agirlamakla, cok calismakla, cok gezmekle gececek diye. Yalanim yok, dogru demisim. Son arkadas tayfasi Sibel ve Aysen gelmeden bir haftasonu kacamagi ile daha cikiyorum karsiniza. Bu sefer rotamiz sevimsiz Fransizlar'in sevimsiz ama guzel baskenti Paris.

Caroline ile neredeyse 1 seneden sonra bulusmaca, hasret gidermece...Ablasi Virginie ve enistesi Erwan'in evinde onlar tatilde olacagi icin rahat rahat yayilmaca. Paris icin cok sevimli hisler beslemedigimden ne Eiffel, ne Champs Elysees ne de Louvre falan umrumda. Sadece gecen sene gittigimde tadini cikaramadigim Pompidou'yu adam akilli gormek istedim, onun icin de Caroline sagolsun biletleri almis bile. Pompidou disinda sakin sakin keyif yapacagiz, baska bir numara yok.
Yarin haftanin son is gunu. Bitse de gitsek. Caroline Strasbourg'dan, ben Eindhoven'dan yola cikacagiz, onun dedigine gore St.Michel Notre Dame metro istasyonunun oradaki cesmenin onunde bulusacakmisiz. Bulusalim bakalim....

Salı, Ağustos 11, 2009

Bocekgiller Sinekgiller Arigiller

Ucan bocekten, sinekten, aridan, orumcekten illallah! Bastilar Eindhoven'i bastilar. Gecen hafta 3 ari oldurdum, toplasip benden oc almalarindan korkuyorum. Bugun ogle yemegine ciktigimizda iki tanesi dibime dustu hemen. Sirket binasinin onunde "aaaaaeyeyyehhhhhh, huyayaaaaaaaaaaahh" sesleriyle manyak evladi gibi hareketler yapinca bi takim insanlarin izledigi sopar insan haline donusmem zor olmadi tabi. Binanin icindeki odamiza da iki kara sinek bir ari girince proje muduru, senior, ben ve aynen benim gibi bir juniordan olusan 4 kisilik ekip yine garip hallere burunduk! Hepimizin elinde bir kagit kivrigi, cat cut oraya buraya vurarak kurtulmaya calistik o sevimli canlilardan. Ari kendi kendine gitti neyse ki, kara sineklerin de bir tanesinden kurtulabildik sadece. Eminim o kalan assagilik yaratik yarin sabah odaya girer girmez vizildayacak kulagima!

Isten ciktim eve geldim, ev de mini bir hayvanat bahcesi. Hava sicak oldugu icin yatak odasinin da, oturma odasinin da, mutfagin da pencelerini acik birakiyorum evden cikarken. Dolayisiyla dondugumde senlikli bir ortam beni bekliyor. Ucan canli tayfasinin yanisira tuvalete girdigim gibi tuvalet kagidinin ustune konuslanmis kafam kadar ince bacakli bi orumcegi gormem bir oldu. Neyse ki oldurmesi kolay oldu kendisini. Tuvalet kagidinin ustunde oldurunce temizlik kismi da sorun olmadi neyse ki. Kagittan bi parca koparip atinca hallettik o isi.

Bi iki saat once salak salak televizyon izlerken sizmisim yarim saat kadar. Uyandigimda bacaklarim hatir hatir kasiniyordu ki hala kasiniyorlar. Dus alip oyle yatacagim sanirim, kasinmaktan yoruldum cunku. Havalar sogusa da su gerzek seylerin hepsi olup gitse rahatlasak. Ya da daha mantikli bi hareket yapip su boceksavarlardan alayim eve ben en iyisi. Bu izdiraba son demenin vakti geldi artik.

Pazar, Ağustos 09, 2009

Pazar sayiklamalari...

Cumartesi Pazar uyanir uyanmaz yaptigim ilk is BBC'yi acmak oluyor. Laptopu kucagima alip BBC izlemek haftasonu uyanmasi gelenegi artik benim icin. Dunyanin en guzel televizyon kanali bence zaten BBC. Ingiliz ahalisine; ulkelerine, sehirlerine, muziklerine olan sempatim BBC izledigimde katkat cogaliyor. Mesela ayni saat diliminde Alman kanallarinda, cibiliyetsiz Hollanda kanallarinda da yemek yapan abiler ablalar oluyor ama hicbiri BBC abileri ablalari kadar sempatik degil ve hicbiri onlar kadar guzel yemek yapamiyor. Bi Alman nasil sempatik olsun zaten, genlerinde yok yani.. Hollanda ahalisi desen kizartma yemekten, sut icmekten beyni porsumus artik, yemekle ilgili iyi diye nitelendirebilecegimiz herhangi bi ozellikleri yok. Yine de cabalari takdir-e sayan tabi.

Televizyonda Ingiliz, Alman, Hollanda, Belcika ve Fransiz televizyon kanallarini izleme sansim var sadece. Gonul isterdi bir TRT-Int de olsun, tam gurbetci olayim ama yok. Fransiz kanali TV5'in , o igggrenc, o bayyyyyiik, o gerzek programlariyla alakam olmuyor. Arada Mine G. Kirikkanat denen cok entel gazetecimiz bile cikiyor kimi tartisma programlarina orada. Kirmizi cerceveli gozlukleriyle "aha da demin kruasanimi marmelata bandim da yedim, o kadar parizyenim" edalariyla bi seyler soyleyip soyleyip duruyor. "La turki...La turki...."

Belcika kanallari gayet guzel kanallar ama. Canvas diye bi kanal var pek bi seviyorum mesela. Guzel filmler, guzel belgeseller oluyor. Belcika Hollandaca'si (ki aslinda Flamanca desek olur) Hollanda Hollandaca'sindan cok daha anlasilir ve temiz oldugu icin, programlar orijinal dilinde olsa bile en azindan genel konsepti yakalama sansim oluyor. Salak mudurum butce problemleri yuzunden Hollandaca kursumu onaylamadigi icin simdilik bu dili dogaclama ogrenmeye verdim. 27 yasinda duya duya dil ogrenmek nasilmis gorecegiz. Yavas yavas ilerliyoruz iste.

Neyse, simdilik BBC'deki abiler soganlari kavurmaya, domatesleri kesmeye devam etsin, ben de gideyim kahvaltimi hazirlayayim. Pazar gunu sooole en uzunundan en lezzetlisinden bi kahvalti yapayim keyfim yerine gelsin.

Cuma, Ağustos 07, 2009

Cunku oyle olmali...

Sabah olacak evet. Oturdugum yerden kafami saga cevirdigim gibi gordugum o dolunay, o koyu lacivert gokyuzu, o kilise kulesi uyandigimda boyle gozukmeyecek gozume... Bu kadar icim sizlamayacak....Bu kadar ozlemeyecegim.

Baska bir hayati tek basina istemenin bedeli bu, farkindayim. Farkindayim cekmem gereken acinin, hissetmem gereken yalnizligin! Hepsi gececek...uc bes saate hepsi gececek...Bakip da icimi sizlattigim o fotograflar, dinledigim o sarkilar anlamsiz gelecek.

Ben yine cok sevdigim evimden, cok sevdigim mahallemden cikip, ayni otobuse binip, o cok sacli, Italyan oldugunu dusundugum adamin ayni pantolonu giydigini dusunup eglenecegim otobuste. Her sey iyi olacak...Her sey iyi olmali cunku!

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Dam ustunde un eler!

Her gun oldugu bugun de gune Kelebek okumakla basladim tabi! Gorgu, bilim, ilim bu sekilde kazaniliyor neticede. Laptop kucaginda, elinde kahve, sabah sabah daha gozunu acmadan Kelebek'e goz atan Ozan'dan daha karizmatik bi erkek figuru yok bence. Olmamali...

Neyse; diyecegim o ki "Su, babaya emanet" baslikli habere goz attigimizda feci bi gercekle karsi karsiya kaliyoruz. Yagmur Atacan'in memeleri Deniz Seki'nin memelerinden bile buyuk artik! Biz ablamla bir gece, ablamin eski evinde Deniz Seki'nin bi klibini izlerken ekrandan burnumuza uzanan Deniz Seki memelerinin etkisiyle ben korkarak ablama "abla bu kadin bizi bi gun memeleriyle bogarak oldurecek" demistim de ablam 10 dakika kendini toparlayamamisti gulmekten garibim. Hani yarin oburgun Pinar Altug esrarengiz bi sekilde nefes darligindan falan olurse bu yazi akliniza gelsin.

Pazar, Ağustos 02, 2009

Bir yastikta kocama!

Yani lafim kimseye degil, hani insanlar mutluluklarini bi sekil paylasmak istiyorlar dogal olarak. Hayatlarinin en onemli gunlerinden birine dogru giderken doyasiya eglenmek ve o gunu kutlamak istiyorlar, ona da kabul.

De...

Ben artik facebookta bekarliga veda/kina/nisan/dugun fotosu gormekten ve bunlarla alakali facebook status yazilari gormekten ciddiyim kusacagim! Suslu suslu hatunlar, rengarenk elbiseler, surekli pastali corekli masalar, giydigi kravatin rengi nisan elbisesinin rengiyle ayni olan (ki bu konseptten de tiksinirim) damat adaylari, gulumseyen tombul teyzeler, fonlu saclar, igrenc suslenmis dugun masalari, arkasina fiyonk atilmis tekmelenesi dugun sandalyeleri...Aeeeahahy yeter be kardesim! Su yaz bitsin, iki gunde bir facebooka dusen bu konsepte sahip foto albumleri de bitsin.

Huysuz ve cekilmez Ozan'i okudunuz. Tesekkurler!

Cumartesi, Ağustos 01, 2009

Gecikmis Madrid resimleri...




Buyrun...
Mutluluk, nese, huzur, hepsi de fotograflardan gorulebiliyor iste. Bosuna yazmadik Madrid'i "cooook seviyoruz" diye. Doneli daha iki hafta oldu ama yine gitsem, hic bozmaz. Neyse... yaz bitiminde, sonbahar baslangicinda, Hollanda agir depresyon etkisi yasatirken, gidip iki silkelenir kendime gelirim belki yine. Kim bilir?

Bimire Esqe Mi

Tunceli'yi sorsan yerini haritada gosteremeyecek kadar bilgisiz ama soz konusu facebook populizmi olunca profil resmine ottan boktan sebeplerle Turk bayragini koymayi vatan borcu zanneden binlerce -yigit/pek namuslu/pek serefli/pek milliyetci/Turk'un Turk'ten baska dostu olmadigina inanan- insana inat oraya gidip, tek kurus almadan orada konser veren Sezen Aksu'nun kulu kopegi olayim. Ne diyeyim baska?

Sezen Aksu'nun sarkilarini sevmeyen insanlari tabi ki anliyorum, kimse sevmek zorunda degil ama hayata karsi samimiyetine guvenmeyenleri aklim almiyor bu noktada. Tunceli, bugun hala telaffuz etmeye cekinilen, onlarca koyun yakildigi, Turkiye'nin belki de en acili sehri. Sehrin nufusunun iki katina es seyircinin ne kadar mutlu oldugunu, ne kadar coskulu oldugunu gormemek imkansiz. Sezen Aksu, Zazaca sadece iki satir sarki soyledi diye, elleri patlayana kadar nasil delice alkisladiklarini gormemek de...

Bu tarz konularda ahkam kesecek kadar bilgi sahibi hissedemiyorum kendimi. Haddim degilmis gibi geliyor. Sadece kabul edebilmenin buyuklugune inaniyorum. Insanlari oldugu gibi, kendi dilleriyle, kendi kulturleriyle, kendi gelenekleriyle kabul edebilmenin o muhtesem gucune...Sezen "binale zerya mi binale" dedigi zaman kopan alkisin gucune...



Pazartesi, Temmuz 20, 2009

Ama yine bitti...

Yine trendeyim, yine Schiphol'den donuyorum. Bu sefer amele yanigi olmus kollarim, pancar suratim ve kicimda sortumla. Madrid'de bugun 36 dereceydi hava; ustune ne kadar az sey giyersen o kadar iyi seklinde. Yine zamaninda kalkti, zamaninda indi ucak. Amsterdam'a indigimizde daha aci bi sekilde anladim Madrid kacamaginin sonuna geldigimi...

Cumartesi sabahi saat 9,5 - 10 civari gibi kalktiktan sonra dusumu aldim attim kendimi sokaklara yine. Benim otelin oldugu mahallenin sakin sokaklarinda turladim guzelce. Gece hayati bu kadar manyak olan bir bolgeyi sabahinda bu kadar sessiz ve sakin gormek sasirtici tabi ama benim icin guzeldi. Acik bir firin buldum, oradan kendime kahvaltilik mis gibi hamur isleri aldim, taze sikilmis meyve suyu aldim, yakinlardaki kucuk bir meydan olan Plaza Del Rey'de sol tarafimda kitabini sessiz sakince okuyan bir teyzeye bakarak yaptim kahvaltimi. Otelin oldugu barindirdigi magazalarla da unlu oldugu icin sakin sakin yeni acilmis magazalari gezdim. Pasajlardaki tasarim -ya da oyle oldugunu iddia eden- magazalarina girdim, bi yerde oturdum kahvemi ictim, oturdum bi seyler yazdim. Hava o kadar guzeldi ki o gun Madrid'de, sicak ama sifir nem. Birbirine cok yakin binalarin bulundugu sokaklar ise zaten golgeli.. Alisveris faslini kendimi cok yormadan, sadece bir cift ayakkabi alarak bitirdikten sonra Deniz'den beklenen mesaj geldi; "Ozaaaaaan, biz metrodayiz, geliyoruz!"

Yaklasik 40-50 dakika sonrasinda da onlarin kaldigi otelin lobisinde bulustuk. Sansimiza birbirine cok yakin otellerde rezervasyon yapmisiz, komsuculuk oynadik biraz yani. Deniz sagolsun ondan istedigim Nadire Mater'in "Sokak Guzeldir / 68'de Ne Oldu? kitabini getirmis. 68 donemini birebir yasayan anneye ve babaya sahip olup konu hakkinda bu kadar cahil kalmamdan oldum olasi hoslanmazdim zaten, bu kitap benim icin iyi oldu. Biz kavusmamizin besinci dakikasinda attik kendimizi sokaklara. Onlarin oteline daha yakin olan Plaza Del Mayor'u gostermekle basladi tur. Bu arada ucumuz de havanin muhtesemligi karsisinda sasirmis durumdayiz; ben sicaktan geberecegiz zannetmistim cunku. Sicaktan nefret eden biri olarak Deniz'e daha gitmeye bi ay kala "kesin olucem ben orada, kesin kafama gunes gecicek, o kadar terlicem ki su kaybindan bayilicam" tarzi cumlelerle panik hallerimi gosteriyordum. Korktugum gibi olmadi. Mis gibiydi hava. Hatta gunes kremi surmemize bile gerek kalmadi. Hava guzel, bizim keyifler iyi...Plaza Del Mayor'e yakin bir mekanda iki uc tapas goturduk, yanina bir Mahou (Ispanya' nin Efes'i diyebilecegim bira markasi) patlattik, devam ettik.

Uzun uzun sokak, mekan yazmanin alemi yok ama yine yuruduk, cok yuruduk. Daha ilk gunun sonunda yurudugumuz mesafeye baktigimizda kendimizle gurur duyduk. Yurume fasli bitip bizim piller "bitiyoruuuum" mesajini verdikten sonra La Latina bolgesinde su an adini hatirlayamadigim bir meydanda biraya vurduk kendimizi. Ben basta buzlu kahve icip uslu durmayi planliyordum ama isler umdugum gibi gitmedi. Mekan biz oturduktan sonra gittikce kalabaliklasmaya basladi, gunes batmaya basladi renkler sahanelesti... Zaten tipik bir Madrid Meydani; cevresinde muhtesem renklerde ayni uzunlukta ferforje balkonunda cicekler asili cici Ispanyol evleri... Buzlu kahveden sonra bir bira, sonra bi daha, sonra bi daha derken.... Biz en son kikir kikir kikirdiyorduk. Kalktik oradan otellere dagildik. Bir saat sonrasi icin sozlestik. Ben odaya adimimi atar atmaz biraz ayilmak, biraz da saatlerce yurumenin sonucu ustumdeki tozu atmak amaciyla dusa girdim ama Deniz gibi bazi tembel insanlar o arayi uyuyarak degerlendirmis! Bi saat sonrasinda hep beraber bulustugumuzda Deniz kirmizi gozlerle manitayla beraber sersem sepelek yuruyordu.

La Bardemcilla'ya attik kendimizi. Javier abi mekanda yoktu ama sempatik garsonlari bizi eglendirmesini bildi. Bize servis yapan eleman o kadar sempatik bir adamdi ki; al herifi evinde besle. Kivir kivir saclar, cok komik mimikler... Siparis alirken masaya oturup 40 yillik kankasiymissin gibi tripler... Bu arada mekanda calisan garsonlarin hepsi hayvanlar gibi icki ve sigara iciyor. Biz orada 2,5 saat kaldik sanirim, her bir garson en az 4 bira goturdu. Agizlarindan sigara asla dusmuyor bu arada... Bir de, bira degil sadece olay; arada rom, viski falan da takiliyorlar. Sabahtan beri bira ictigimiz icin baydigimdan, farkli bi seyler icmek icin gittim elemanlarin yanina, anlattim derdimi. Eleman hangi romu icmek istiyorsun diyince, suratimdaki salak ifadeden olaydan bi bok anlamadigimi sezip cat diye iki shot bardagina tepesine kadar iki cesit romdan koydu; dene hangisini sevdiysen ondan koyalim dedi. Ben o iki shotla bi ruhumu teslim ettim zaten, sonrasinda bir de ayi gibi bardakta buz ve cola ile gelince yine ben de kikirdama halleri basladi. Biz mekandan cok yorgun oldugumuz icin 2 gibi ayrildik ama Chueca insan kayniyordu. En son Deniz'in manita "eviniz yok mu lan siziiiin?" diye isyan etti duruma. Madrid insaninin hakikaten sasirtan bir canlililigi var; muthisler... Cok neseliler, cok iciyorlar, cok guluyorlar, cok bagiriyorlar... Dunya uzerinde kisi basinda en cok bar/cafe dusen mekani olmasi bosuna degil demek ki!

Ben yine cok sevdim Madrid'i, yine gitmek isterim, yine gormek isterim. Hep gitsem, hep eglensem, hep o lezzetli tapaslari gotursem, Javier abinin babaannesinin tariflerinden yapilan yemekleri yesem... Neselensem, kendime gelsem. Simdi evime donme zamani. Trenin Eindhoven'a ulasmasina 5-10 dakika bir sey kaldi zaten. Insan Ispanya, Portekiz, Italya tarzi ulkelerden dondugu zaman bi garip oluyor. Ister istemez alismis oldugun yasam enerjisini orada buldugun icin, icin buruk donuyorsun. Ama su var ki o ulkeler ziyaret icin sahane, bi yabancinin yasamasi icin belki de o kadar sahane olmayan ulkeler. Oturmamis sistemler, yabanci dil problemi, yerel dusunce tarzi... Onaylamadigim icin yazmiyorum bu maddeleri, sadece demek istedigim o havasindan sikayet ettigimiz kuzey ulkeleri (Isvec ve Hollanda'yi kendi deneyimlerinden dolayi sayabilirim, digerlerini bilemem ama sanirim benzerdir) bi yabancinin yasamasi icin daha rahat ulkeler. Kendime her seferinde bunu hatirlatiyorum. Eindhoven tabi ki Madrid kadar guzel bir sehir degil, Hollanda insani tabi ki Ispanyol insani kadar sempatik degil...Hicbir zaman da olmayacak. Ama baska noktalardan, baska acilardan saglanan rahatlik da hic yabana atilir gibi degil.

O yuzden, simariklik yapmadan sakin sakin doneyim ben evime. Minik evimde yayilmayi da ozledim zaten. Hem Cuma aksami Sarp ve Cilem geliyor beni ziyarete. Temmuz ayi cok cilgin, Temmuz ayi delicesine....Herkese iyi haftalar.

Cumartesi, Temmuz 18, 2009

Madrid / Ilk gece

KLM yemek konusunda adami cileden cikaracak kadar igrenclesebilen bir kurum olsa da ozunde iyi havayolu. Su ana kadarki yolculuklarimda hic rotar denen o sinir bozucu seyle karsilasmadim mesela, hostesleri gayet sempatik, ucaklar temiz, guzel inen guzel kalkan esprili sapsal pilotlari var... Netekim bugun de sorunsuz gecti yolculuk. Bugun Hollanda Demiryollari denen gerzek de sorun cikarmadi bana hayret! Yanimda Ispanyol sevgilisi olan bir cocuk oturuyordu ucakta; cocugun ici sismis bana doktu resmen icini. Neredeyse her haftasonu sevgilisinin yanina gidiyormus ama iki uc ayda bir geliyormus manitasi. Ona bozuluyormus. E akil var mantik var insan, Alkmaar denen yere neden sik sik gelsin ki? Peynir pazarinda romantik anlar mi yasicaksiniz allasen? Tabi sen gelicen Madrid'e sike sike... Demedim tabi oyle... "Yaaa kardes zordur tabi" kivaminda yorumlarla teselli ettim kendisini. Cocukla birbirimize iyi eglenceler dileyip ayirdik yollari.

Gozunu sevdigim Madrid'in sahane metrosuyla ulastim otelime 40 dakika icinde. Gecen seneden kalan bilgiler ise yaradi, bir kere donup de haritaya bakmadim valla. Oteli sak diye buldum, metro istasyonlarini 40 yillik Madrilenoymusum gibi degistirdim. Icten ice "bakin ben de sizdenim, sizin gibiyim" mesaji vermek istedim ama anlayan olmus mudur bilmem!

Otelde beni ben diyeyim 95 siz deyin 116 yasinda bi amca karsiladi! Peki ya sizce amca Ingilizce biliyor muydu? Tabi ki hayir! Allahim hastasiyim bu insanlarin umursamaz bi sekilde tapir tapir Ispanyolca konusmasina. Adama bi yalvarmadigim kaldi... Insan Ispanyolca konusamiyor diye bu kadar eziklenir mi canim? Dilber Hala gibi "eziklediler bizi ogluuuuum, eziklediler yavruuuum" diye dert yanacagim nerdeyse. Neyse bi sekil hallettim onla da isimi. Resepsiyonda bekleyen 95/116 yasindaki amcayla muhabbetimiz ne olabilir ki? Pasaportunu ver, parayi ver, ahan da odan bu.... Bu kadar! Baska bir muhabbet yok.

Cantayi odaya attim, elimi yuzumu yikadim, indim benim otelin oldugu Chueca'nin sokaklarina. Bu sehir 16 ay once de cok guzeldi, hala cok guzel. Hemen Aniyo ile geldigimizde yemek yedigimiz mekanlari, ictigimiz mekanlari buldum. 45 dakika kadar yurudum, sonra acik havada bi bira patlattim. Garson tabi ki benimle Ingilizce konusmadi, sasirmadim. Gelene gecene baktim... Ispanyollar cok sirin...Ispanyollar cok sahane....Hepimiz Ispanyol olalim! O kadar diyeyim size. Cam yarmasi , sari kafa Hollanda ahalisinden sonra guzel giyinen, neseli bi sekilde yuruyen, birbirini open, birbirine sarilan insanlari gormek muhtesem. Her kose basinda gizli gizli bira satan gocmenler var. Tanesi bir euro! Sokakta elinde alkol olmadan gezeni bulmak zor. Bira falan zaten sut kaliyor, millet votka sisesi, plastik bardak ve meyve suyu uclemesiyle kaldirimlarda iciyor.. Gece saat 2 bu arada!

Bu sehirden donmek o kadar zor olacak ki! Pazar gecesi issiz Eindhoven'a indigimde kesin depresyonda olacagim. Pazartesi zaten igrenc bir gun olacak; 4,5 saatlik workshop var, beyin siken cinsinden.... Ama bunlari dusunmeyecegim simdilik. Simdilik Madrid denen muhtesem sehrin tadini cikarmaca... Yarin Deniz ve manitasi geliyor. Onlarla daha eglenceli olacak gezmesi.
Ben artik yatayim. Yarin ayiklik dereceme gore bi seyler yazmaya calisirim.

Cuma, Temmuz 17, 2009

Calle de Madrid

16 ay sonra tekrar Madrid'e gidiyorum. 17 Temmuz Cuma aksami 20;55 civarinda kalkmasi gerek ucagimin. Iki bucuk saatlik yolculuk sonrasinda o muhtesem, o beni benden alan Ispanyol sehrinin kollarina atacagim kendimi. Cuma gecesi kalacagim otelin de bulundugu Chueca'da kendi kendime takilacagim, cok buyuk ihtimal sarhos bi sekilde odama donecegim, uyandigimda Deniz ve manitasiyla bulusmak uzere odadan cikacagim. Deniz dediysem, Eindhoven Deniz degil, hani beni gecen sene Isvec'te ziyarete gelen Deniz.

Temmuz cok guzel geciyor; cokca is, cokca misafir, cokca yolculuk... Madrid o kadar kanimin isindigi bir sehir ki, tekrar gorecek olmam cok heyecanlandiriyor beni. 16 ay once 6 gun kalip altini ustune getirdigim bu gercek Ispanyol sehrinde bu sefer elimde harita olmadan yuruyecegim belki. O kadar biliyorum ki gidilecek yerleri... Tek derdim havanin cok sicak olmasi. Ona da bi kilif bulacagim artik, sicakligi ignore etmeye calisacagim.

Madrid cok ayri bi sehir benim gozumde; tam anlamiyla bi sehir... Cogu insan Barcelona'yi tercih etse de benim icin Ispanya Madrid demektir. Barcelona'yi zamaninda cok ama cok sevmis olsam da... Madrid turist mekani degildir bi kere, gercek Ispanyol mekanidir... Kaniyla caniyla! Pazar gunu gecenin 12'sinde minicik mekanlarda ellerinde sigara ve sangria kadehleriyle yuksek sesle konusan insanlarin mekanidir....Birbirine sarilan, birbirini open canimin ici kara kuru Ispanyol insanlarinin mekanidir...

Deniz ve manitasini ilk is Bardemcilla'ya goturecegim. Javier Bardem'in ergenlik fotolariyla dolu, onun ailesinin tavernasina... Orada bi koseye kivrilir, elimizde sarap bira ne varsa iceriz artik... Hava cok sicak olacak biliyorum ama umrumda mi sanki?? Madrileno olacagim ben onumuzdeki iki gun... Kendimi kaptiracagim bu muhtesem sehrin akintisina. Chueca'da bardan bara gireriz, Plaza Del Mayor'da sangria iceriz, kendimizi Madrid'in muhtesem sokaklarina adariz...

Isler o kadar yorucu ki bu aralar, bu iki gunu hak ettim sanirim... Herkesin cumartesi pazari benimki kadar guzel gecer umarim.

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Anneler & Babalar

Bu yaziyi annemleri ugurladiktan sonra evime donmek icin bindigim Schiphol - Eindhoven treninde yazdim. Gunes batisinin guzellestirdigi Hollanda manzalari esliginde...Annemin ve babamin her seferinde bikmadan usanmadan "oy bunlar cok guzeeeel" dedigi kivir kivir top top yuzlerce koyun ve de "bu ulkede inek olmak varmis" cumlesini dogrularcasina huzurlu gozuken inekler esliginde...


Annecik ve babacik gittiler. Schiphol'den ugurladim onlari. Su an Viyana'ya ucuyor olmalilar, teyzemin yanina. 10 aydir yasadigim Hollanda'ya ilk ziyaretleriydi, ogullarinin yasamina ilk tanik olma halleri.. Benim tarafimda ise ilk defa annemi ve babami agirlamanin garip, heyecanli, mutlu halleri... Isvec'teyken gelmemislerdi zira.

Rollerin degistigi bir iliskiden bahsediyoruz; cocugun artik ebeveyne donmeye basladigi, ebeveynlerin ise cocuklasmaya basladigi...Ne kadar garip bunu yasamak. Hic basima gelmez derken bununla yuzlesebilmek... Sikayetim yok asla; onlar benim kiymetli ailem... Canim annem, canim babam. Her deli hallerine raziyim... Benim ki sadece rollerin degistigini gormenin saklanamaz saskinligi.

Kisacik da olsa gelip yasamima tanik olduklari icin cok mutlu oldum ben. Cuma aksami geldiler, Cumartesi sabahi ilk yaptigim is onlara is yerimi gostermekti. Is yerime gittigim otobusu tanittim, o otobuse bindirdim, calistigim binayi gosterdim. Aksaminda tanismaktan cok cok mutlu olduklari Deniz ve Koray'la tanistirdim. Kisaca hayatimi tanittim anneme ve babama iste... Ki bence ikisinin de temel ziyaret sebebi buydu; kafalarindaki sorulara cevap bulabilmek...

Buldular neyse ki; ogullari kucuk ama sipsirin bi evde yasiyormus gorduler, is yeri 17 numarali otobusle sadece 15 dakika uzakliktaymis gorduler... Is yerinin oldugu yer cok guzelmis, karsisindaki koccaman parkta ordekler, kazlar, atlar salak salak geziyorlarmis gorduler...Iki tane cok cici insanla gurbetcilik oynuyormus, onlarla bi hayat paylasiyormus gorduler... Ogullarinin evine en yakin marketi, ne yiyip ne ictigini, nerelerde bira icmekten hoslandigini gorduler.... Ikisinin de suratinda rahatlama ifadesini gordum ya, o bana yeter. Yine gelsinler, yine gezdireyim onlari.

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Meldina&Amsterdam


Amsterdam'a saat 10 civarinda vardik. Gece yani...Kuzey sehirlerinin yaz aksamlari, isigini uzunca sure saklamadigi icin, sehre vardigimizda sehir hic de karanlik degildi. Aksamustu parlakligindaydi her yer. Texel ve Den Helder'de essekler gibi yorulmus olmamiza ragmen, bunyelere yerlesen Amsterdam heyecaniyla sen sakrak basladik Amsterdam turumuza.

Amsterdam'la ilgili -Lale'yle oldugu gibi- Melda ile de beraber gelme animiz var. 16-17 yasindayken bizim lisenin kardes okulu olan ( o zamanlar pilot anadolu liselerinin boyle uygulamalari vardi, hala var midir bilemem.) Fons Vitae lisesini ziyarete gelmistik. Lale Melda ben, iki hafta sonra Eindhoven'da beni ziyaret edecek olan Sarp... Melda ile o zamanlar tanisik ama konusmayan hallerdeydik; merhabaysa merhaba, nasilsinsa nasilsin. Bu kadar. Bizim muhabbetimiz dersanede ayni sinif dusmemiz ve derinlere dalmamizla sahikasina ulasti. Netekim 1998 senesindeki Amsterdam gezisinde ben Lale Sarp ucumuz takilirken, Melda baska insanlarla takilmaktaydi. Ne var ki 11 sene once bu sehre ilk defa hep beraberce gelmistik iste. Zaten onu hatirlamak cok keyif verdi en basinda; 11 sene sonra ayni sehirde, cok daha yakin, tam anlamiyla dost hallerinde olmak...

Atladik 2 numarali tramvaya, indik Van Gogh Muzesi'nin ve Rijksmuseum'un oldugu muzeler meydaninda. (Museumsplein) Oradaki o meshur I Amsterdam yazisini gordukten sonra, oraya bes dakika uzakliktaki Leidseplein'de bulduk kendimizi. En son saatler once Texel'de kizartma bira ikilisiyle doldurdugumuz midemiz coktan aclik sinyallerini vermeye baslamisti zira. Wok to Walk denen o ayakustu iki dakikada istediginiz et turu , istediginiz sebzeler, istediginiz sos ve istediginiz noodle cesitleriyle pisirilen mamamizi yedik. Bu arada Amsterdam'a -akmak kudurmak, benligi benlikten almak- basligiyla gelmis oldugumuzdan gece giyeceklerimiz cantamizdaydi. Iki uc post oncesinde sizlere tanistirmaktan memnuniyet duydugum -biricigim, sevdicegim- kirmizi pantolonumu giydim ben, Melda da cici etegini. Zaten isin rezillik kismi o oldu; biz yemek yedigimiz wok mekaninin tuvaletinde degistirdik kostumleri. Oyle bir azim, oyle bir kepazelik... Ust kattaki tuvalet o kadar sicakti ki, ustumu degistirirken sicaktan bayilacagim zannettim. Bu arada kapiyi kitlemeyi unutmus oldugumdan, ben tam giyinirken iceri hassirt diye birinin dalmaya calismasi ve benim o esnada panik icinde kirmizi pantolonumu cekistirmem falan...Sahane hikayeler bunlar. (Blogda bu kadar ozel seyler anlatilmasa mi aslinda ne??)


Netekim giyindik kusandik vurduk kendimizi Amsterdam'in kalabalik sokaklarina. Gecenin ayrintilarini -aslinda herkesin tahmin ettigi- anlatmayacagim pek tabi. Kisisel blogum da olsa yapilan her sapsal seyi anlatmanin alemi yok canim! Ama ozetle soyle diyebilirim; iki Bacardi Cola icin Amsterdam'in cosy barlarinda barda tedirgin tedirgin barmene bakarak beklemek cok fena bir seymis... Melda'nin beni beklerken ki paranoyalari falan da sahane; “acaba alamadi mi?”, “ne oldu bu cocuga?” gibi... Sonrasinda Dam Meydani'nda o heykelin oradaki basamaklara oturup kendi videomuzu cekmemiz de tam bir mallik ornegi mesela bence. Melda'ya sordugum “kac saattir yuruyoruz lan biz?” sorusuna cevap verirken saymak icin parmaklarini falan kullanmasi.... Toplam 16 saat yurudugumuzu hesaplamasina ragmen, bi cocuk gibi iki elini de acarak 10 saat yurumusuz demesi... Benim o yavsak ses tonum, o mutlu sersem sepelek hallerim... Peki ya ikimizin bu esnada her turlu gevsekligimize ragmen son trenin saat sabah 03:17'de oldugunu bilmemiz ve onu kacirmamamiz gerektigi bilinci... Ama en bombasi, cosucaz kudurucaz diye geldigimiz Amsterdam'da geceyi Arap oldugunu dusundugumuz isletmecilerin islettigi rock barda bitirmemiz. Cayir cayir Guns'n Roses calarken benim Melda'ya “bunlar kim beee?” sorumla rezil olmam... Sonrasinda Metallica caldiginda “ama bunlari biliyorum, valla bak biliyorum” falan diyerek karizmayi toparlama cabalarim... Dusundukce gulesim geliyor hala.

Biz bu sacma ama cok mutlu hallerimizle bitirdik geceyi Amsterdam'da. Belki istedigimiz gibi olmadi, belki Amsterdam'in Reina'sinda Sortie'sinde gezinmedik ama cok absurd ve cok eglenceli bi aniya imza attik bence. Eindhoven'a son tren saat sabahin 03;17'sinde idi. Bindik bir guzel, yari uyuklayarak yari konusarak bitirdik yolculugu. Eindhoven'a vardigimizda saat 04:30'du. Kuzey sehirlerinin bir baska yaz guzelligiyle karsilastik bu sefer. Eindhoven'a vardigimizda sabah isiklari gostermisti yuzunu bize.

Akmis makyaj, yorgun yuzler, kirmizi pantolon, cici etek, bira kokusu, tutun kokusu, mutlu haller... Bunlarin hepsinin toplamiyla ulastik eve. Bi guzel yattik uyuduk tabi....”En yorgun gunumuzun sebebi boyle olsun” diyerek.

Cuma, Temmuz 10, 2009

Meldina&Texel


O Texel denin adayi Allah nasi biliyorsa oyle yapsin. Boyle rezillik olmaz. Hayir biz de salagiz; sen Hollanda'nin en guneyindeki sehirlerinden birinden neden bir kirmizi fener ugruna Hollanda'nin en kuzeyinde konuslanmis adalarindan birine gidersin ki? Hani kucuk memleket dediysek San Marino da degil yani. Yine de bezdiriyor adami.
Aslinda Texel'e gitmemizin esasli bir sebebi var. Bozcaada sevdamiz ve Polente! Merkezdeki bar/cafe Polente'den bahsetmiyorum. (Hos o da herbirimiz icin sahane anilar barindiriyor o ayri ama) o muhtesem fenerden bahsediyorum, gidenler bilirler. Ben Melda'ya Bruksel ve baska sehir kombinasyonlu Belcika gezisi mi yoksa Texel Amsterdam gecesi mi istiyorsun diye sordugumda tercihini ikincisinden yana kullandi. Lale'yle daha bir ay once Bruksel, Brugge, Gent gezisi yaptigimdan benim de isime geldi haliyle. Tamam Belcika tatli memleket, Bruksel'i seviyorum, Brugge masal sehri falan gibi ama daha da gezilecek onca yer var yani. Her ay her ay Belcika nereye kadar? Belki de su an icinde bulundugum proje mudurunun Belcikali olmasindan kaynaklanan bir antipati olusmustur kimbilir? Neyse, biz tercihimizi Texel'den yana kullandik sonucta. Ben zannettim ki (muhtemelen Melda da) Texel dedigin ufacik, icinde sirin Hollanda evlerinin oldugu, ayaginda takunyalarla gezen sempatik insanlarin diyari. Nerdeeeeeeee?? Zaten gitmesi bir olay; Eindhoven'dan feribota binecegimiz Den Helder'e kadar yolculuk 2 saat 45 dakika zaten. Den Helder denen o sevimsiz, o cibiliyetsiz, o igrenc terkedilmis mekanda tren istasyonunun ordan abeci Hollanda'li yerel turistler ve onlarin binlerce valiziyle yaptigimiz yolculuk 30 dakika. Feribot 30 dakika.. Daha simdiden etti mi 3 saat 45 dakika? Bitmedi efenim bitmedi! O minik, yuruye yuruye kesfedilecegi dusunulen salak Texel hayvan gibi bir ada cikmasin mi? O kirmizi fenere giden otobuste gecirdigimiz sure de 45 dakika... Fener'in yakininda birakiyormus gibi yapan otobus soforune kanip inmemiz ve yarim saat yurumemiz 30 dakika. Taaaam 5 saat sonra ordaydik! Neymis, fener gorcekmisiz!! Neyse, biz yine de keyfini cikarmasini bildik tabi; hafif sinir bozuklugu, aylardir birbirimizi gormemis olmanin ozlemi, dedikodunun o karsi konulmaz zevki birlesince yine gulduk eglendik. Bi ara kendimizi Hollanda mutfaginin o kalori bombasi kizartmalarina ve buz gibi biraya teslim ederek daha da mutlu olduk. Aslinda ben kendi adima gordugum manzaralardan cok zevk aldim, tek sikayetim coook uzun bi yolculuk sonrasinda bunlari gormem oldu, yoksa baska bir izdirabim yok. Texel'de cekilen binlerce fotodan ve atilan binlerce adimdan sonra artik donmemiz gerektigine karar verdik. Baskentimiz, o muhtesem sehir Amsterdam kollarini acmis bizi bekliyordu zira.
O an kimin nazari degdi, hangi gozu akasicanin bakislarina kurban gittik bilemiyorum ama Amsterdam'a az daha ulasamiyorduk! Feribotun sagindan inmemiz gerekirken solundan indigimiz icin sacmasapan bir sekilde sehrin (Den Helder denen o embesil sehirden bahsediyorum) cok alakasiz bi yerine ciktik. Ciktigimiz yerden, sehir merkezine gitmemiz icin binmemiz gereken otobusu gorduk ve o son bakisimiz oldu. Hala neden o otobuse, hangi engellerle ulasamadigimizi anlayamiyorum. Hayatimda bu kadar komplike ve bu kadar sacma bi duzen gormedim! Neyse, biz kacirdik guzelim otobusu! Aynen feribot terminaline gidip gisedeki kadina kucuk Emrah kaslariyla durumu anlattik. Anlattik anlatmasin da ukala dumbelegi kuzey Hollanda'li teyze “taksi tutun, ya da yuruyuuuuuun” gibi gerzekce cumlelerle bizi basindan savmaya calisti. Nerde benim Eindhoven'imin, guney Hollanda'nin o guzel, o sirin insanlari.. Kuzey boku karisi iste!! Sinirlendim yine..
Biz de aldik basimizi yurumeye basladik. O surecte de Den Helder'in ne kadar igrenc bi sehir oldugunu anlamis olduk. Bi kere sehrin yarisi bos! Yani sehirdeki evlerin yarisi.. Diger oturuyor gibi gozukenler de sanirim en az 90 yasinda ki en az 20 senedir perdelerini yikamayi unutmuslar! Nasi pisti o evlerin perdeleri... Sararmis boyle, tel tel atmis, igrenc.... Pencere pervazinda garip garip maketler... Sokakta insan yok, olan da yanimizdan bize bagirip igrenc kahkahalar atarak gecti. Yabanci oldugumuz o kadar belli ki cunku.. Kim yurusun Cumartesi saat 8 civarinda o Den Helder denen ucubik yerde? Bi kucuk cocuk gorduk, o bile manyakti. Yanimizdan kollari hafif havaya kalkik sekilde bos gozlerle bakarak gecti. Sanirsin cocugu otla beslemisler dogdugundan beri...Biz bir sekilde, ne kadar dakika sonra bilmiyorum ama ulastik tren istasyonuna. Tren istasyonun kapisinda bekleyen iki irimkiyim polis memurunun “kapaliii” uyarisini duyduktan sonra kalp krizi gecirecek gibi oldum. Zannettim ki son treni de kacirdik, kaldik sik gibi o Den Helder denen sacmasapan yerde.Neyse ki zannettigim gibi olmadi, meger trene, istasyonun acik yerinden ulasiliyormus! O kadar ilkel bi mekanda bahsediyoruz... Aksam saat 8'de istasyonu kapanan bi yerden.... Biz neyse ki trenimize bindik ve koltuklara “gidiyoruuuz, eveeeet eveeeet medeniyete gidiyoruuuuz” diyerek oturduk. Amsterdam anilari ise yeni yazida...

Meldina&Eindhoven&Utrecht


Melda gideli inanmazsiniz 3 gun olmus neredeyse. Neden inanmayasaniz tabi, yalan soyleyecek halim yok. Kuzum Melda'yi beklerken zaman o kadar cabuk gecmemisti pek tabi ama gelmesinden gitmesine kadar olan sure -tabi ki anlasilmaz bir sekilde- cabucak bitti. Yarin annem ve babam geliyor Eindhoven'a; babam daha dun -neyse ki- pasaportunun suresinin bitmis oldugunu farketmis, bugun apar topar halletmis neyse ki tek gunde isini. Babamin bu konularda zamaninda ne kadar dikkatli ne kadar titiz bir adam oldugunu animsayinca icim ciz etti ister istemez, yaslandigini hissettim cok fena bi sekilde. Bugun kendi de dedi zaten, “oglum biz yaslanmisiz galiba” diye.

Melda'yla zaman cok guzel gecti tabi ki. Eindhoven'a carsamba gunu geldi, Gelisi bi olayli zaten; rotarda ve aksaklikta sinir tanimayan Hollanda Demiryollari NS ona da bi guzel kazigini atti.18:14'de binmesi gereken Eindhoven treni bi sekilde iptal oldu, Utrecht'te elinde valiziyle tren degistirmek zorunda kaldi falan... Neyse ki 45 dakika gecikmeyle de olsa sagsalim vardi Eindhoven'a. O aksam eve valizi biraktigimiz gibi disari ciktik tabi, bi kac kadeh demlendik sonrasinda eve gelip uyuduk. Persembe gunu, dogumgunumu Deniz ve Koray'la birlikte dordumuz cok guzel bi mekanda mama yiyerek, sonrasinda ise benim bu sehirdeki sevdigim mekanlardan olan Wilhelminaplein'deki (Wilhelmina meydani) barlardan birinde icerek gecirdik. Benim yas olmus 27, kafam guzel, hayatimdan mutlu mesut...Yine daldik uykulara. Cuma gunuyse ben isteyken kendi kendine takildi Melda Eindhoven'da. Benim isten cikmama 2-3 saat kala kendi kendine Utrecht'e gitti. Ben de isten cikmaya yakin aradim onu Utrecht'teki bulusma organizasyonunu halletmek icin. Meger bizim haspa sehir merkezindeki kanalin (Oudegracht) orada tam da kendine gore bi Ispanyol mekani bulmus oturmus. Bana isten cikip Utrecht'te onu bulmasi dustu. Neyse ki mekani 40 yildir gidiyormusumcasina bir hamlede buldum. Donattik masayi tapaslarla, caktik yanina biralari... Garsonundan ascisina kadar olan Ispanyol olan mekanda bizim masayla ilgilenen genc garson cocuga da taktik Burak adini... Sahane yedik ictik. Sonrasinda Hollanda sinirlari icinde gercekten muhabbetini sevdigim Frans ve manitasiyla bulustuk. Frans SAP Academy'den Hollandali bir abi; baska binalarda calisiyoruz falan ama cok egleniyoruz beraberken. Utrecht'te yasiyor kiz arkadasiyla. Ben Cuma gunu Melda'yla orada olacagimiz, isterlerse bize katilabileceklerini soyledim, o da sagolsun “geliriz” dedi. Tapas ziyafetinden sonra Frans ve manitasiyla da bol bol eglendik. Manita bizi zaman zaman irkci olmamaya calisan ama kulliyen irkci soylemleriyle yorsa da sorun etmedik, olur boyle seyler. Yabanci yerde yasayinca “olmamaya calismasini” bile bi noktada mutluluk kaynagi olarak gormek istiyor insan.

Cuma sen sakrak eve dondugumuzde ertesi gun yapacagimiz Texel arti Amsterdam gecesi icin heyecanliydik. Nereden bilirdik ki Texel denilen o salak adanin cehennemin dibinde ve birazcik, cok az birazcik issiz oldugunu... Ayrintilar yeni yazida.

Pazartesi, Haziran 29, 2009

Aslinda bu pantolon kul rengi!*


Bu aralar erkekler ve sevemedikleri ya da erkekliklerinden suphe ettiren renklerden olusan postlarla kafanizi sisirmekteyim ama sonunda "alayim, yok yok alayim, alayim yaaa kesin yakisir, ulan yakismaz heralde, ya ben alcam galiba, ay sicarim alayim giymezsem koyarim kenara" cumlelerini bir kenara atip aldim kirmizi pantolonumu. Hem de cok sevdigim bi tukkandan, hem de yuzde elli indirimli. Benden bahtiyari yok su anda.

Baska bir bahtiyarlik sebebim ise Melda'nin Carsamba gunu Eindhoven'a gelecek olmasi. Yaz geldi sapir sapir dusuyor bizimkiler buraya, benden mutlusu yok. Melda gidince de annem babam gelecek. Sahane!

Melda'yla cumartesi gecesi Amsterdam'da sabaha kadar akmaca, o mekan senin bu mekan benim dolasmaca, "en sarhosu benim, var mi benden guzeli" demece hallerinde olacagiz. Bana kirmizi pantolonum eslik edecek, Melda da Nil Karaibrahimgil etegi ile sahnelerde olacakmis. Cok gaza geldik, basimiza bir sey gelmese bari!!

*Basligi anlamayan bir onceki yaziyi okusun bi zahmet.

Not: Blog yazilarimin bir Ayse Ozyilmazel, bir Onur Basturk seviyesine dusmesi beni endiselendiriyor. Hadi hayirlisi...

Pazar, Haziran 28, 2009

Uzlasik Elif Abla!

Haberi okudugumda hakkaten saka oldugunu dusundum. "Yook canim artik"falan dedim icimden ama gercekten olmus. Erkekligine laf gelmesini istemeyenler icin Dogan Kitap, pembe kitap kapagina alternatif olarak kul rengi versiyonunu cikartmis. Bunun ustune kitabin yazari "cok uzlasmaci" Elif Hanim ise su aciklamayi yapmis;

Bence insan ilişkileri büyük oranda uzlaşmaya dayalıdır. Bunda bir fenalık görmüyorum. Beraber yaşamanın bir gerekliliği bu. Sonuçta biz pembe kapağımızdan vazgeçmiyoruz, “Aşk” romanı pembe kapaklı basılmaya devam ediyor. Ama pembeden bu kadar rahatsız olanlar için bir alternatif üretiyoruz. Okurun taleplerini dinliyor, önemsiyor ve bir seçenek sunuyoruz

Cok afedersiniz ama tam bir zirva! Kapagi pembe diye almak istemeyen ya da yaninda tasimak istemeyen 3 pipili erkekogluerkekler alsin kicina soksun kitabi yani! Boyle sacmalik mi olur canim?? Bi sure sonra ismi de rahatsiz eder belki hem; "erkek dedigin oole askli maskli sey okumaz" derler... O zaman da adi degisir mesela! Olur yani, madem bu kadar uzlasmaci yazarimiz...

Çarşamba, Haziran 24, 2009

24/06/2008


Tam bir yil once bugun, eskice bir trenin bos koltuklarindan birine oturdum. 11:55 Stockholm treni yavas yavas hareket ederken ardimda kalan o minik sehre baka baka agladim. Artik sehir gorunmez oldugunda, ardimda kaldiginda karsimda oturan bir kadinin verdigi mendille gozyaslarimi sildim, kadina tesekkur ettim. Ona zorla gulumsemeye calisarak baska bir koltuga gectim. Kafami cama dayayip uzun uzun hicbir sey yapmadan seyrettim etrafi. Ilk gun hayranligiyla.

Sonra bi daha aglamadim...
Ama Trollhattan'i...
Trollhattan gunlerimi cok ozledim.

Salı, Haziran 23, 2009

Domuzlar gotursun seni!

Sormazlar mi adama "temiz temiz tertemiz diye hava atan sen degil miydin" diye? Yeni yerimiz, mis gibi isyerimiz, oh ne de guzel keyfimiz derken bugun gelen e-maille aci gercegi ogrendik biz de. Binamizdan domuz gribi cikti gencler! Ohlala, uhlala, salala!! Adi saklanan gerzek is arkadasimiz (kimse o dondugunde kafasinda terlik paralicam) tedavi altina alinmis. Adi sani saklaniyor tabi ki, ama ogreniriz yakinda. Bugun gelen mailde hangi katta oldugu yazmiyordu ama proje mudurumden ogrendigim kadariyla ucuncu katta calisanlardan biriymis. E bugun ucuncu katta calistigini ogrendik, yarin binanin hangi kisminda calistigini, obur gun de adini ogreniriz. Zaten paranoyaklik tetikte bekliyordu bunyemde, simdi ayyuka cikti. Surekli atesim var mi diye kendimi kontrol ediyorum, bogazim agriyor mu diye surekli yutkunup yutkunup duruyorum, basim ufacik agrisa "ay kesin oldum, domuz gribi oldum" heyecanlariyla bi deliriyorum. Du bakalim hayirlisi...

Uc gune benden ses cikmazsa yetkilileri bilgilendirin gencler! Ise bak yaaa, yuzyilin salgin hastaligi geldi bizim binaya kondu!! Yok anacim, uluslararasi ortamlarda calismak da iyi fikir degilmis. Birlesmis Milletler misali her bi koldan cikmis insanlarla calisirsan olacagi budur. Simdilik saglikli halimle size sevgiler gonderiyorum domuzlu gripli Eindhoven'dan. Sonrasi bilinmez. Elleri kulaga goturun, mcccck sesi cikarin tahtaya vurun!! Tek dilegim budur.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Peki bu sarkiyi... Hatirlarsiniz....


Lale'yi ugurladim. Dokuz gun sonunda o kadar alismisim ki, Turk kahvesini tek kisilik yapiyor olmam huzunlendirdi beni. Ablamlar gittiginde de evde kimsenin olmadigini ve ocakta ablamin bana pisirip biraktigi yemekleri gorunce kaslari dusurmus "pufff"lamistim uzun uzun... Boyle zamanlarda koyuyor iste uzaklarda olmak.

Amsterdam cok guzeldi Cumartesi; hava muhtesemdi, mutlu mutlu altini ustune getirdik sehrin. Cok turistik, cok kalabalik, cok pahali... Ne denirse densin, Amsterdam hala gonlumun birincisi su ulkede. Artik kacinci gez gittim bilmiyorum ama hala bikmadim, sanirim hic de bikmayacagim. Ahu abla ve Onursal abi bizi cok guzel agirladilar. Pek bi guzel evlerinde aksam yemegimizi yedik, balkon keyfi yaptik. Dusunun yani, gecenin sonuna kadar balkonda oturabilecegimiz kadar guzeldi hava. Hollanda icin cok sik rastlanan bi durum degil ne de olsa. Persembe gunu kislik montumla gitmistim zira isyerine.

Geldigimden beri evi topladim biraz, karnimi doyurdum, bilincsizce saatlerce uyudum. Arada yagmur atistiran havasiyla Eindhoven'a dondum yine. Sezen Aksu'nun sali gunu cikacak albumunden bi kac sarki youtube'a dusmus mudur dedim ve hemen sarkilari buldum. Saatlerdir "pardon" adli inanilmaz sarkiyi dinliyorum. Bugunun huznu sarkiyla birlesince bi sapsala dondum. Zaten iki uc hafta once, neredeyse 15 senedir araliksiz her yaz gittigim Sezen konserlerine bu sene gidemeyecegim aklima gelince cok uzulmustum. Dunyanin en buyuk derdi degil tabi ki ama yine de... ne bileyim... Ablam da farketmis zaten durumu, o da soyledi iki uc gun sonrasinda. "Sensiz ben de gitmem heralde" dedi... Oyle bi sacma hissettim.

Pek moralli bi Pazar gecesi degil yani bu gece. Uyuz uyuz yatarim, uyuz uyuz da giderim yarin sabah ise. Sonrasinda normale donecegim elbet. Arada uzulcez, sonra iki sevincez... Neyse ki yapacak cok sey, agirlayacak cok misafir, gezecek cok yer var daha...

Perşembe, Haziran 04, 2009

La Belgique, deux points!

Top, top, topla! Topla, topla, toplan! Yarin butun gun toplanarak gececek, ne eglenceli! 9;30 - 11;00 arasi biiiir, 11;00-12;00 arasi ikiiiii, 13;00-14;00 arasi uuuuuc! 14;30-16;30 arasi doooort! Dort birbirinden bayik, esnememek icin dislerimi birbirine bastirip salak yuz hareketleri yapacagim, cok sayida igrenc kahve icecegim, onumdeki deftere onemli bi seyler yaziyormus gibi gorunup aslinda "keske Kibariye olsaydim" falan yazacagim dort korkunc toplanti. Kibariye kismi da dogru bu arada; gecen haftaki toplantidayken defterime resmen "keske Kibariye olsaydim" yazmisim. Ne hallerdeysem artik?? Bayginlikla bilinc kaybi arasi bi yerdeydim sanirim!
Simdi isin en acikli kismini soyluyorum; Philips yaklasik bir sene once "No meeting on Fridays" baslikli bi kampanya baslatmisti kendi icinde! Ironiye gelin abiler ablalar, biri dalga geciyor gibi sanki. Heralde o donem yapamadiklari tum cuma toplantilarini bu ana biriktirdiler. Hala da sirketin bazi odalarinda "no meeting on fridays" cilginligini kaplayan posterler var. Ustune ispirtolu kalemle bi guzel "dalgamigeciosunuzyarraaam!!" yazmak var ama.... Neyse, yine bozmayalim efendiligimizi.
Yarinki toplantilar icin okumam gereken 45 sayfalik bir dokuman var, ona baslamadan once boyle zehrimi kusmak istedim buraya. Pazartesi gunu bu toplantilarin sebebi olan proje basliyor! Deadline'i Ekim basi olan ve proje mudurunun dokuzbin kez tekrarladigi gibi coooook onemli bu proje yaz aylarimi baya mesgul edecek gibi. Zaten bu yaz hayatimin en yogun yazi olacak sanirim; bol bol is, cokca seyahat, yakin arkadas ziyaretleri, dugunler...Hepsini bir yaziya sigdirayim haber vereyim dedim bi ara ama sirasi geleni kisa kisa haber vererek ortaya cikarmak daha eglenceli olacak.
E projenin haberini verdik, 8 Haziran'da basliyoruz. Cinnete bulandigim anlarda zaten blogda bol bol kendisiyle ilgili yazi olur. Ikinci haberse yaz aylariyla siklasacak olan arkadas ziyaretlerinin ilki. Lale geliyor yarin Eindhoven'a. Geldigi gibi de Cumartesi sabahi Bruksel, Brugge gezmeye gidiyoruz. Proje baslangicindan onceki son haftasonumda eski bi arkadasla olmanin keyfine mis gibi yemekler, delicesine lezzetli cikolatalar, olaganustu biralar ve umarim guzel bir hava eslik edecek. Gezi sonrasi fotograflar ve yazilarla karsinizda olacagim haliyle.
Simdilik "Beljik, dö pua" diyor ve huzurlarinizdan ayriliyorum.

Pazar, Mayıs 31, 2009

Eu deveria estar lá novamente



Evi toparlayip onumuzdeki gunler icin yemek yapmaya basladim. Menude bezelye corbasi, sebzeli bulgur pilavi, mantarli tavuk, wokta cevrilmis baharatli patates ve pirincli domatesli ton baligi salatasi olacak. Bu menu bir gun icin degil tabi ki! O kadar ac bi insan degilim ben. Hafta ici hangi gune kadar dayanirsa... Hafta ici isten yorgun gelip bi sey pisirmeye bazen cok useniyorum cunku. Hazir yemek veya take-away gibi calisan bekar erkek aliskanligim yok neyse ki. Ayrica da cok afedersiniz essekler gibi gobek eritmeye calisiyorum ve fitnessa gidiyorum bunun icin. O cektigim acilari, yagi malzemesi ne oldugu belirsiz seylerle heba edemem ben. Yedigim sey yagli bi sey olsa da kendi ellerimden ciksin. Ha bi de Deniz'in pisirdiklerini yerim tabi ki, o konuda da herhangi bir utanmam yok.

Yemekleri pisirirken Ana Moura dinliyordum arka fonda. Benim ev kumesten hallice oldugu icin iki hoparlor (nasi yazilir bu kelime?) yardimiyla evin neresinde olursaniz olun sahane bi sekilde muzik dinleyebiliyorsunuz. Kucuk evin bu konuda muthis bi yardimi oluyor, bir de supururken. Kassam fisi degistirmeden butun evi supururum ama bazen bazi yerlere kose bucak girmek gerekiyor supurgeyle, o yuzden ben yine de degistiriyorum. Neyse, donelim Ana Moura'ya. Ana Moura 1980 dogumlu Portekiz'li bir fadista. Cok can acitan, cok guzel bir sesi var. Fado zaten inanilmaz bir sey. Eksi'den okudugum kadariyla zaten "kader" anlamina da gelmekteymis Portekiz dilinde. Bastan asagi huzun, keskin bi yalnizlik... Dinlerken insan nasil keyif alsa, nasil huzunlense bilemiyor. Ana Moura'nin sesinden fadolari guzel guzel dinlerken yaklasik bir sene onceki Porto gezim geldi aklima. Yine burada yazmistim hakkinda Porto'nun; ne kadar sevdigimi, beni ummadik bi sekilde nasi etkiledigini... Gectim bilgisayarin karsisina, actim tekrar fotograflarini. Bazilarini da bu yaziyla beraber burada gorebilirsiniz zaten.

Oyle delicesine gezmedim, ya da tum dunyanin sehirleri ulkeleri konusunda ahkam kesecek biri degilim ama benim icin gordugum sehirler arasinda bana en sehir gibi gelen, en bi sevdigim Londra'dir. Sehir taniminin hakkini verdigini dusunuyorum; coook ama cook severim. Ulke olarak degerlendirdigimde de Ispanya gelir aklima ilk; insaniyla, yemegiyle, guzelim sehirleriyle, sicakkanli kulturuyle... Gerci ben surekli gordugum, yasadigim,dinledigim seylerin en guzelini belirlemekle zorunlu hissetsem de kendimi siz bana aldirmayin. Bu konuda ergenken cok daha hasta ruhluydum, her seyin ilk besini yapmazsam yemin ederim rahat uyuyamiyordum. Utanmasam en iyi bes arkadasim listesi bile yapardim yani. Neyse kurtulduk bundan simdi ama yine de var bi en guzel, en iyi, en heyecanli vs... degerlendirmeleri. Iste bu eksende, ulke kategorisinda Portekiz derinden derine Ispanya'nin tahtini salliyor gibi geliyor bana... AB'nin en fakir, en bakimsiz ulkelerinden Portekiz; muhtesem saraplari, muhtesem yazarlari, aci dolu kederli fadolari, bize cok benzeyen insanlari ve basta garip alisilmadik gelse de sonrasinda cok buyulu gelen dili...

Bunu Eksi'ye yazmistim sanirim, kaldigimiz hostelin sahiplerinden biri olan Rui, hostelin muhtesem avlusundaki o tahta masada beraber yemek yiyip saraplarimizi icerken Portekiz'in aslinda cok yalniz bi ulke oldugundan bahsetmisti. Cogu insanin zannettigi gibi Ispanyol kulturuyle cok ilgileri olmadigindan, yuzunu okyanusa donmus minicik bir ulke olduklarindan bahsetmisti. "Iste bu yalnizliktan fado da bizden cikmistir, Fernando Pessoa da.... " demisti bir de. O zaman ben daha hic Fernando Pessoa okumamistim, Isvec'e dondugumuzde ilk isim Lale'den bana Fernando Pessoa kitabi almasi olmustu. Sagolsun almisti, o donemde yanima gelen Terlik hanim da getirmisti bana kitaplari. Huzursuzlugun Kitabi'ni okudugumda ise cok mutlu olmustum Fernando Pessoa'yi okudugum icin, bu sansa sahip oldugum icin. Hatta icimden "keske Portekizce bilsem de ana dilinde okusam bu kitabi" demistim.

Portekiz'e bu yaz gidemeyecegim sanirim. Yaz planlari beklenmedik sekilde baska bi bicimde gelisti ki o da baska bi yazi konusu olacak. Aslinda ablamla Lizbon'da bulusmak gibi bir hayalimiz vardi ama simdilik sanirim birazcik ertelemek zorunda kalacagim. Porto'da bulunmus biri olarak Lizbon'u da cok merak ediyorum. Bu konuda iki sehri de goren insanlar arasinda bi fikir ayrimi var cunku; kimi Lizbon'un baskent ve en buyuk sehir olmasi sebebiyle cok daha etkileyici cok daha guzel oldugunu savunuyor, kimi ise Porto'nun Lizbon'dan cok daha az turistik, cok daha kendi halinde, daha guzel bi sehir oldugunu. Gidince gorecegiz artik. Bunun yanisira diger sehirlerini , koylerini gormek icin de sabirsizim ama yapacak bir sey yok. Bekleyecegiz biraz.

Yaziyi okuyanlar arasida iki sehri de gormus olanlar varsa onlarin da fikrini bilmek isterim tabi. Zira Portekiz'in en iyi sehrini kafamda belirlemezsem rahata kavusamam. Mesela bu konuda Ispanya uzerine Barcelona mi Madrid mi diye aylarca dusundukten sonra gecende Barcelona'daki deniz etkisine ragmen Madrid'i cok cok daha sevdigime karar verdim. Gelsin bana rahat uykular...Abartiyorum tabi, isin sakasindayim biraz da... Her sehrin bi guzelligi, bi gizli kosesi, etkileyen beklenmedik bi ogesi oluyor sonucta.






Bi ricam olcekti ama...

Gecen gun pasaportuma bakiyordum salak salak, hangi vizeyi ne zaman almisim, hangi ulkeye hangi tarihte giris yapmisim vs...Gittigim ulkeler icinde en duzenli pasaport damgalayan polis amcasi/teyzesi Iskandinav diyarlarinda. Valla bak... Isvec diyarlarinin bi senelik oturma izni pasaportumun bilmemkacinci sayfasinda bulunuyor. Isvec'e ilk gittigime Kopenhag'dan giris yapmistim ben, Christmas tatili icinse Oslo'dan Istanbul'a donmustum. (Trollhattan'in bu iki ulkenin arasinda oldugunu tahmin ettiniz sanirim) Iki ulkenin giris cikis damgalari da Isvec oturma izninin oldugu sayfanin hemen yan sayfasinda. Christmas tatilinden dondugumde Oslo'dan giris yapmistim, o damga da o sayfada. Son olarak 29.06.2008 tarihinde Stockholm'den cikmisim, o da tam oturma iznimin ustune damgalanmis. Iki sayfaya yanyana baktiniz mi, Iskandinav diyarlarina gidip gelme hallerimi cok acik bi sekilde gorebiliyorsunuz.

Baska bi bolume geldi simdi sira; Bosna Hersek, Hirvatistan. Babam Saraybosna'da 3 sene calistigi icin 6 kere gidip gelmisim oraya ben. Bosna'nin polis amcalari/teyzeleri ise bir sayfada baslamislar, bi sayfada bitirmisler mis gibi. Hic bosa sayfa heba etmek falan yok! Hatta arada gittigimiz Zagreb'in giris cikis damgasi da ayni sayfada. Dagilan Yugoslavya ulkeleri sayfasi olarak adlandirabiliriz onu. Bunun disinda ayri ayri vizesine sahip oldugum ulkelerin giris cikis damgalari da bi sekil o vizenin etrafinda bulunmakta. Zaten normal olan bu degil mi? Hani vize nerdeyse damgayi da oraya basardim ben gumruk gorevlisi olsam.

Simdi size giris cikis damgasini en absurd sekilde konumlayan polis amcalarini/teyzelerini tanistirmak istiyorum!! Sayin sevgili Schiphol gumruk gorevlileri!! Aklinizi basiniza alin.Ulan 3 kere Schiphol'den ulkeye giris yapmisim, 2 kere de cikmisim. Tum damgalar ayri sayfalarda, ayri yerlerde. Boyle duzensizlik boyle daginiklik olur mu arkadasim?? Gozunuz mu yok? Zaten cikis damgasinin birisini basmamissiniz, o beni ayri sinir eden bi si. Bazen oluyor, bi ulkeden cikarken karsinizdaki nemrut gorevli sooole bi bakiyor, damgalamadan pasaportu uzatiyor size. (Ulkeden cik da nasi cikarsan cik anlayisi da olabilir, bilemedim simdi) O zaman bana bi haller geliyor boyle; niye damgalamadi, sonradan bi sorun cikar mi acaba, ama simdi giris var cikis yok olur mu boyle seklinde gereksiz sorularla beynimi yoruyorum. Kisacasi Amsterdam havaalani Schiphol'un gumruk gorevlilerine bi ceki duzen vermek lazim. Babalarinin maliymis gibi harala gurele damgalanir mi pasaport??

Bi dahaki girisimde acaba kaygilarimi paylassam onlarla, sizce ulkeye girebilir miyim yine?? "Arkadasim ama ayip oluyor, 17.sayfaya basarsan damgayi mutlu olurum yani" desem... Sonra da "ama capraz basma su damgayi, bak yukardaki ne guzel duzgun duzgun" falan desem... Dayak yer miyim?

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Gulkadem


Bu yilin basi, aylardan Ocak, Ocak'in 28. gunu... Ben Rotterdam'a gitmistim gerzek askerlik isleri icin. O sirada sansima Rotterdam Film Festivali'nde "Sonbahar" filmini izlemeye gitmistim. Film hakkinda yazarim demis, ama hicbir sey yazamamistim sonrasinda. Filmi izlerken o sirada agirlasan hastaligi yuzunden haberlerini aldigim babaannem aklima gelmisti ve hungur hungur aglamistim film boyunca. Cunku filmdeki ana karakterin annesini oynayan yasli teyze bana inanilmaz bi sekilde babaannemi hatirlatmisti... Karadeniz olmasindan belki, belki cayi icerkenki hallerinden...Ama en cok ekmegin kabugunu kemire kemire yemesinden. Cocuklugumdan bana kalan babaanne manzaralarindan biri de oydu cunku....

Yaklasik uc ay gecti ustunden; Deniz ve Koray'la Hilvarenbeek'teydik o gun. 18 Nisan... Ablamdan aldim mesaji, babaannemin oldugune dair... Sacma bi hale burundum, yutkunup durdum, aglamadim o an. Eve gidince aglarim dedim... Iyi ki Deniz ve Koray yanimdaydi tabi; insan boyle durumlarda ya yalniz kalmak istiyor, ya da kendine yakin arkadaslariyla olmak. Benimki ikincisiydi...Donduk Eindhoven'a, yemek yedik bi yerde, konustuk ondan bundan...Sonra beni evime biraktilar, ben sonrasinda agladim haliyle.

Ben kucuklugumden yirmili yaslarin ortasina kadar geldigim donemde Aybasti'dan hep nefret ettim. Baba memleketinden... Ordu'ya bagli ulasilmasi guc, o garip, o yabani yerden... Hala da cok sevdigim soylenemez o ayri ama o donem icinde ne zaman gitsem oraya hayati hem kendime, hem arkadaslarima zehir ederdim. Erdem'e, Lale'ye cektirdigim eziyetin hesabi yoktu yani. Cok utanarak andigim donemler ama yaptim mi yaptim. Benim nevrotik sacmasapan hallerimi onlar cekti o donem. Aybasti'ya gittigimde benim kabullenemez hallerim olurdu. Neden orali oldugumu sorguladigim... Babam her zaman insanin kokune saygi duymasi gerektigine inanan biridir, bense asla umursamam bunu. Ya da umursamazdim...

Ama o en kabullenmez halimle bile babaannemi gordugum zaman yelkenleri suya indirirdim sanirim. Babaannem muthis bir kadindi; elini opmekten mutluluk duydugum, o garip kufurlerini duydugum zaman kahkaha attigim. Senede bir beni ve ablami gordugu icin, bana ve ablama ayri guzel davranirdi o.... Her torununu severdi ama bizi baska sanki.... Benim ailemde ne anne ne baba tarafinda renkli/ela gozlu kisi yoktur, babaannem disinda... Onun guzel ela gozleri vardi bizi gordugu zaman parildayan. Aybasti'dan ne kadar nefret ettiysem, babaannemi de o kadar cok sevdim.

Ben cok istesem de, obur dunyaya, cennete cehenneme, bizi yukardan izliyor triplerine inanan biri degilim acikcasi... Doguyoruz ve oluyoruz; muhim olan yasadigimiz surece iyi biri olabilmek... Ki iyilik denen seyin de acik bir tanimi yok. Ben iyi oldugumu zannederken, birileri beni kotu olarak tanimlayabiliyor. Yani hesabi kitabi yok bu isin. Ama babaannem iyidir herhalde; herkesin anneannesi, babaannesi iyidir sanirim. Bilemiyorum.

Olenin arkasindan yazi yazmamak icin cok engelledim kendimi ama bu gece dayanamadim. Onu anmak istedim bi sekilde...Sonbahar filminin muziklerini dinliyordum cunku...Sonra resimlerine baktim, bi uzuldum... Sabah olunca gececek biliyorum ama bu geceden sabaha uzanan zamanda ona dair hissettiklerimi kendi gozlerimle gormek istedim belki de...



Pazartesi, Mayıs 25, 2009

sicak sevmez bu bunye...

Hava o kadar sicak ve bogucu ki... Butun gun nefes alamadim. Bi de ustune polen eziyetimiz var. Evin icinde bile manyak gibi polen oluyor, deliricem artik. Yagmur yaginca gecer falan diyorum ama yagmurun da yagdigi yok. Istanbul'da olsam "oy deprem mi olacak?" geyigi yapardim ama burda olmuyor o geyik. Netekim durumdan hosnut degilim! Sicak zaten sevmem...Evdeki tum pencereler acik, oturdugum koltuk kicima yapisiyor, gunde 5 litre soda iciyorum... Yarin da 30 derece olacakmis, sonra 19'a inecekmis. Bi an once inse de rahatlasam. Gerizekali sinekler de cikti piyasaya; havalar isininca huysuzlasan Ozan huzurlarinizda.

Ama 4 gunluk tatil sahane gecti. Persembe evi kendimden gecercesine temizledim, en son borularin tozunu aliyordum ki o noktada biraz kendimden suphe duydum. Elimdeki toz bezini yavas yavas biraktim su dolu kabin icine, "Ozanim" dedim "kendine gel" dedim. Caktirmadan baya tozlanmisti ama ev, annemin deyimiyle kokusu degisti valla evin tozlari alinca. Cuma Francesca sapsalinin organizasyon hatasi sonucu The Reader'a gidemedik, biz de daha once gitmedigimiz bi sehir olan Tilburg'a attik kendimizi. Attik atmasina da bi bok yokmus onu da gorduk, bir iki saat yuruduk, sehrin merkezindeki kiliseye gittik, Francesca Meryem Ana'ya baka baka dua etti bi Italyan olarak tabi. Ben o dua ederken "sen simdi konusuyorsun di mi yani onunla?" falan tarzi geyik cumlelerle kendisini bezdirdim... Gunesin alninda iki bira icip sersem sepelek olduk, cok gec olmadan donduk Eindhoven'a.

Cumartesi yine Francesca, bi de onun Ispanyol bi arkadasiyla Van Abbe muzesine gittik. Muzede Deimantas Narkevicius isimli Litvanya diyarlarindan bi amcanin Litvanya'nin bagimsizligindan sonra gecirdigi degisimle ilgili hazirladigi kisa filmlerden olusan bi sergi vardi, ona baktik. Onun disinda baska sergiler de vardi simdi yazip da icinizi baymak istemedigim, onlari da bi guzel izledik attik kendimizi Van Abbe'nin cafesine. Deniz soyler soyler dururdu hakliymis, cok tatli bi cafeymis o. Bundan sonra gelecek misafirleri goturecek yeni bi yer bulmus oldum sahane oldu. Muze sonrasinda Francesca ve Ispanyol eleman Angels and Deamons'a gittiler. Ben de "issssiiim olmazzz" diyerek evime dondum guzel guzel. Aldim kendime 3 sise Grolsch, Angels in America'yi 98. kez izleyerek buz gibi biralarimi hupurdettim.

Pazar gunu fitness ustune gomlek utuleyerek gunu geciriyordum ki, Mei "senin evinin ordaki parktayiz Wanda'yla, hadi geliver" mesaji ativerdi. Baktim utuden cok daha eglenceli gozukuyor, hemen gittim yanlarina. Wanda bi bucuk saat sonra yanimizdan ayrilinca biz de Mei ile entel sinemamiz Plaza Futura'nin cafesine oturup dedikodu yaptik biraz. Yer olmadigi icin yanimiza oturan Hollanda'li ciftin bize hayvanat bahcesindeki nadir bulunan hayvanlarmisizcasina ilgiyle bakmasina aldiris etmedik once ama o kadar girisken cikti ki ciftimiz, sorduklari sorularla bizi canimizdan bezdirmeyi basardilar. Bi ara donumun rengini falan da soracaklarini zannettim. Sanki Eindhoven'da calisan iki yabanci kisi bi biz variz da.. Ulan sehrin yarisi expat dolu zaten, neye sasirdilarsa o kadar. Plaza Futura'yi nerden biliyormusuz efendim? Neden bilmeyeyim? Kor muyum ben?? Biz aksamustu 6 gibi oradan ayrilirken ben de ayni mekanda 8bucukta oynayacak olan Uc Maymun'a aldim bileti. Eve geldim, biraz isle ilgili seyler okudum, dusumu aldim yine tuttum Plaza Futura'nin yolunu. Mekan evime yaklasik 7-8 dakika mesafesinde oldugu icin gidip gelmem problem olmadi haliyle. Filmi gayet de begendim, hatta Nuri Bilge Ceylan amcanin delirmeden izlemeyi basardigim ilk filmi oldu sanirim. Uzak'a Merve'yle gittigimizde en son oturdugumuz koltuklari salliyordum ben. Iklimler'i Isvec'te evimde izlemistim, kac kez pause a basip balkona cikip sigara ictigimi hatirlamiyorum bile, o kadar bezdirmisti beni. Ama Uc Maymun guzeldi... Keyifle izledim.

Bugunse tekrar is hayati denen tatsiz seyin ortasinda buldum kendimi. Neyse ki cok kotu gecmedi ama gunum, yapmam gereken islerim vardi, guzel guzel hallettim. Calisma arkadaslarim da keyifliydi, gule eglene bitirdik gunu. Bi saat once fitnessdan dondum. Bi daha pazartesi aksamlari fitnessa gitmicem karar verdim, deli manyagi gibi kalabalikti. Et ete booole, neymis iki kollari calistircaz diye 8 tane hirboyu bekliyoruz. Isim olmaz valla. Zaten sicak!! Ben mutfaga soda almaya gidiyorum, icim yandi yine. Yuce Rabbim su sicaklari cek basimizdaaaaaaan!! Mayis mayis n'oluyo yaaaaaaa??

Perşembe, Mayıs 21, 2009

I love Jesus!

Isa sagolsun, sayesinde tatiliz 4 gun. Goge ucmasinin serefine (serefine de denmez ya neyse), yani bugun sordugumda verilen cevaptan anladigim bu. Otesini sorgulamadim, tatilse tatil mis gibi! O kadar da ihtiyacim vardi ki... Gecen hafta itibariyle bi projeye atandim ki sormayin. Sabahin 7:45'inde baslayan gunlerim aksamlari 7'ye dogru bitiyor; isin icinde acemi olmam, birlikte calistigim adamin 7'de ise gelmesi ve de projenin cok yogun olmasi var. Hicbirine itirazim yok ama oglen yemegine bile cikmiyoruz. Gerizekali Hollanda adeti, masamizda sandvic kemiriyoruz moron moron. Ustelik yeni tasindigimiz binada da degilim, eski kampusteki ha yikildi ha yikilacak binalarin birindeyim. O temiz temiz tertemiiiiiiz diyerek ovgulerle bahsettigim canim ofisim, canim odam, canim masam, o lezzetli kahve Mayis'in sonuna kadar yar degil bana. 29 Mayis'ta ben bu projeden ayriliyorum bana verilen bilgiye gore, sonrasinda kavusacagim temiz temiz tertemiz masama.

Beraber calistigim tipler ayri bi ilginc. Biri 35-40 yaslarinda gozlemlerime gore istedigi pozisyonu elde edememis, ama cok bilgisi olan, ama biraz kompleksli ve cooooook geveze biri. Hani benim gibi biri birine geveze diyorsa o insan gevezedir. Bu konuda da iddialiyim. Sagolsun bana yardimi cok oldu, karsisinda ezik bi junior olarak ne islem yapacak olsam ona onaylatiyorum cunku. Sabir sebatla cevap veriyor, aciklama yapiyor. Bi de her seyi bilen adamlardan; bugun bi ara bana Pontus Rum Imparatorlugu'nu falan anlatiyordu, cinnet geciricektim. Kazara annemin Cerkez oldugundan bahsettim (kazara diyorum cunku muhabbetin ne ara o noktaya geldigini inanin bilmiyorum) adam bana Cerkezler'in surgunu ile bissuru sey anlatmaya basladi. Bi gun delirip elimdeki kahveyi adamin suratina carpicam "yeter beeeeeeee" diye.

Diger herif 50lerinde, tabir-i caizse kasi gozu durmayan adamlardan. Kendisi external, yani sirketimin saati basina tomarla para doktugu insanlardan. Cok sey bilmesi, cok deneyimli olmasini sov yaparak her firsatta gostermek isteyen bi amca. Bi problem oldugunda da surekli "fuck, Jesus, shit" diyor. Gunde 100 kere duyuyoruz kendisinden bu uc kelimeyi. Ictigi kahvenin bardaklarini, kolanin kutusunu falan asla cope atma gibi bi olayi yok. Saat 4 dedin mi hemen cantasini kapatiyor, arrivederci diyor bizlere. Iste o cok konusan adam da bu amca gitti mi hemen kompleksini kusmaya basliyor. Ben yine dinleme modunda kafa salliyorum surekli. Bu 50li yaslardaki amcanin birazcik da tarzindan bahsedeyim ben; kendisi daracik diesel kotlar ve nerden buldugunu bilmedigim inanilmaz cirkinlikteki gomlekleriyle senlendiriyor gunlerimizi. Kovboy cizmesi falan da giydigini soylersem sanirim durumun vehametini anlarsiniz. Iki elinde toplam 5 yuzuk var bi de...Yeme de yaninda yat bi amca. Jesus, fuck, shit ve horrible!!

O yuzden dedigim gibi bu 4 gun muhtesem oldu, evde yayilip kafami dinleyecegim. Deniz ve Koray Turkiye'de oldugu icin onlarla bi sey yapamayacagim ne yazik ki, zaten fitnessa giderken o perdeleri kapali evlerine huzunle bakiyorum... Ama tamamen de evde oturup kic buyutmeyecegim. Yarin Uc Maymun'a gidiyorum, sonunda koyumuz Eindhoven'a da geldi kendisi. Cuma Francesca'yla disari cikacagiz, oncesinde The Reader'i izleyecegiz, sonra bi yerlerde bi sey iceriz. Cumartesi koyumuzun pek bi meshur muzesi Van Abbe'ye gidecegim. 9 ay oldu daha burnumun dibindeki muzeyi gormedim, ayip bana! Bunun yanisira planlarimda 12 gomlek utulemek (boylece 3 haftayi utu yapmadan rahat rahat gecirmek), Elif Safak'in Ask'ini bitirmek, performans degerlendirme toplantim icin gerekli sunumu hazirlamak, evi soooyle bastan asagi manyak gibi temizlemek ve fitnessa gitmek var. E zaten anca 4 gunde yaparim yani... Ben de bi insanim sonucta.

Pazar, Mayıs 17, 2009

Avrovizyon!

Sevgili bucur Alexander,
Oncelikle seni nebrik etmek isterim. Guzel sarkiydi, sevimli de velettin, keman caldin, kas goz yaptin ergen kizlari derinden etkiledin, nihayetinde kaptin birinciligi. Seneye artik ulkenin o hayvan gibi pahali baskentinde hoplaya ziplaya yaparsiniz yarismayi. Zaten Iskandinav ulkeleri de en az Dogu Avrupa ulkeleri kadar Eurovision manyagi... Ancak yine de neredeyse her ulkeden 12 puan almani hos karsilamadim. Insan oylamayi izlerken azcik cekisme istiyor, heyecanlanmak istiyor...10 ulkeden sonra belliydi birinci olacagin, seni sipa...Neyse hadi hayrini gor.

Sevgili Johanna,
O korkunc kostumune ragmen, Izlanda asaletin, guzel performansin ve de duygusal sarkinla tahmin etmedigim sekilde ikinci oldun. Ulkenden cikan onca insani cok severim, hatta onlara taparim. Sen onlarin yaninda biraz sacma kaldin tabi ama yine de ikinci olmana sinirlenmedim. Insanda kizma hissi yaratmayan bi tipin var zaten, sana hic bagirilmazmis gibi geliyor. Ama o elbise, o elbise..N'aptin ablacim sen? O kadar mi kotu Izlanda'nin durumu?? Kapisini calsan Bjork ablandan rica etsen o verirdi sana en azindan bi seyler...Tamam deli meli olurdu ama orjinal dururdu en azindan.

Sevgili olmayan Aysel ve Arash zibidileri,
Ne bokuma ucuncu oldunuz biri bana bunu aciklasin. Arash zaten senin birbirinden sacma bissuru kulak tirmayalan sarkilarini duymustum onceden, Isvec'te oldugum zaman falan da ozellikle Iran asilli arkadaslarimin israrla bana dinlettigi adamlardandin. O zaman da sevmezdim seni bu gece de sevmedim. Yanindaki Aysel bacimizin kostumu, o cilgin koreografiniz falan...Aman aman...Turk Azeri kardesligini falan hic sallayamayacagim kusura bakmayin, korkunctunuz zira. Neyse, demek ki benim anlamadigim bi seyler de var bu yarismada. Ucuncu nasi oldunuz lan!! Nasiiiiiiiil???

Canimin ici Hadise,
Senin bizim goynumuzdeki yerin birinciliktir kuzum sen hic dert etme. Dunyanin en anlamsiz yarismasi icin cok gerildin, cok yoruldun, hasta bile oldun. Dordunculuk de iyidir sen bakma. Yalniz o parende ata ata yanina gelen abiyi bi daha hicbir yerde gozumuze sokma reca edicem. O nasil vucut, o ne karizma bi adamdir?? Seni seven erkek hayranlarin, o zibidiyle bu kadar yakin temasa gecmenden hic mutlu olmadi haberin olsun! Belki de o vucuda asla sahip olamayacaklarini bildikleri icindir. Sonucta seni de tebrik ederim Hadise kardes, ben ikinci olursun sanmistim ama bu da iyi. Simdi yaz boyunca calacak olan sarkinla kulaklarimizi seetmeye devam edebilirsin.

Sevgili Jade,
Andrew Lloyd Weber olmasa isin icinde biraz zor besinci olurdun haberin olsun. Ingiltere'nin seneler sonra Eurovision namusunu kurtardi resmen adam. Ha senin sesin falan da fena degildi bu arada, kostumun falan da guzeldi... Boyle agirbasli, kendi halinde birine de benziyorsun, o yuzden sana da itirazim yok. Azra Akin'la kuzen oldugunuzu dusundum seni izlerken haberin olsun, baya bir benziyorsunuz zira. Neyse, seneler sonra Ingiltere'nin besinci olmasini sagladin ya, kurtardin kendini. Baya bi para kazanirsin artik bundan sonra. Gule gule harca.

Sevgili Sakis,
Abicim artik Eurovision kitlesi bile yemiyor senin dar beyaz pantolonlarini, yirtik gomleginden burnumuza sokulan gogus kaslarini, o Ipana dislerini falan... Ikinci kez denedin, yine sictin. Yapma reca edicem, Turk Yunan kardestir falan da bi yere kadar. Yillar once saclarin uzun uzun, o rezil halinle Burak Kut'la verdigin konser bile daha anlamliymis sanat kariyerinde. Biraz sert elestirdim kusura bakma, zira biraz kiskaniyorum seni!

Sevgili Ukrayna diyarlarindan Svetlana,
Ablacim yirttin kicini, delirdin resmen birinci olmak icin ama sekil itibariyle iticisin ordan kaybettin. Bi kere 2 metre boyunda kadin olmaz yani, olmaz oyle sey... O boyle "ben adami yer bitiririm" bakislari, o sert hareketler...Korktu lan millet senden! Be my valentine deyip deyip durdun ama kimse yemedi o Valentine'im ol cagrilarini. Dereceye girmemene alenen sevindim haberin olsun.

Sevgili diger yarismacilar,
Sizler icin de diyeceklerim var ama cok yoruldum artik, hem daha camasir asacagim, yapacak isler var. Hepinizi opuyorum gobekten!

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Troll gunlerime...

Bisikletim, okulum, sacmasapan ozgurlugum, 5-6 bardan birinde sarhos olma hallerim,thai open buffet ve o sinir bozucu sesiyle tack so myckeeeet diyen 1.20 boyundaki kadin, goteborg treni, oslo'ya gitme heyecani, lantmannavagen'da yasayabilme cesareti, nefes kesen manzalar, sakari'nin o cok eski arabasi, caroline'le kahve esliginde dedikodu, pascal'in zarif arkadasligi, ali'nin samimiyeti, uluslararasi partiler, adiyla seslendigim hocalar, tertemiz guzelim universitem, smulan'da ictigim spendrups, izledigimiz filmler, strandgatan'in lezzetli yemekleri, gota nehri,nehir kenarinda kitap okumanin keyfi,ICA, ormanlar, manzaralar, turuncu mor kutuphane, mutlu ve kaygisiz hallerim, systembolaget sirasi, slussen, o muhtesem vadi, o guzelim odam, common room, backstage, meza, lipz, smulan, pripps blau, benzinci, ikea koltugumuz, mercimekli kofte, o derin olduren kis, o aydinlik nesesi bulunmaz yaz, mezarlik, kizak keyfi, karlar altinda olmak, kocaman tavsanlar, trollhattan'in minik tren istasyonu....

Cuma, Mayıs 08, 2009

Camsil olsam ucsam semalara...

Haytek kampusumuzun haytek binasinda daha pencereleri silen haytek bi mekanizma olusmamis. Kahretsin ki yine insan gucu gerekiyor, yine insan gucu gerekiyor. Canim sirketim tuvalet kagitlarini normalden zimpara kagidi standardina dusurdu ekonomik kriz bahanesiyle ama "camlar da pis kalsin" mantigina daha erisememis demek! E dedigim gibi mekanizma da yok, o yuzden odamiza iki tane cam silici abiyi misafir etmek zorunda kaldik bugun.
Ben odada cam kenarinda oturan iki kisiden biriyim, o yuzden guzel guzel, dikkatlice izledim kendilerini. Sanki yaptiklari, dunyanin en guzel isiymis gibi geldi adamlar camlari temizlerken... Bi kere odada camlar yerden tavana kadar, tipik isyeri cami. Once o kocaman camlari bol kopukle bi guzel sivadilar. Onu giydikleri uniformanin sag tarafindaki haznede bulunan fircamsi, kendinden kopuklu garip bi aletle yaptilar. Tum camlar bi guzel kopuklenip, oda da guzel kokmaya baslayinca iste o dunyanin en muhtesem aleti uniformalarinin sol kismindan cikti. Su hani sanki siyah plastik kapli cetvel gibi olan, ama sapi olan ve de suyu kopugu her bi seyi camin ustunden temizlemeye yarayan o muhtesem sey... Allahim adamlar o kopukleri o aletle siyirdikca, o cam temizlendikce parladikca ben bi takil... Ben bi kendini kaybet...Gozumu alamadim! Odamdaki tum arkadaslarim eglendi benle. Sonra yere sipirtan sulari da kocaman pufuduk bi sungerle bi guzel temizlediler, surec tamamlanmis oldu. Pivil pivil camlarimiz, daha guzel kokan bi odamiz var artik.
Odadakilere soyledim, bi daha geldiklerinde rica edecegim bari bi cami ben temizleyeyim diye. Insanin derdi tasasi kalmaz valla... Mis mis!

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

Bu da bitti.


Ne de guzel gecti bir hafta; anne babaya surpriz, ablayla arkadaslarla hasret giderme, bol muhabbet, bol kahkaha, bol yemek, bol alkol... Nisan'i Mayis'a baglayan keyifli koca koca 7 gun iste. Artik eskisi kadar bunyeyi bozmayan gelis gidis halleri... Yine icim daraliyor biraz tabi, yine zor geliyor valiz hazirlamasi, herkese sarilmasi, gidecegimi kabullenmesi... Ama bi yandan da baska bi sehirde baska bi hayattan da zevk aldigimi biliyorum. Tesellisi bu iste.

Dune kadar bizim yakada Cadde ve Caddebostan agirlikli takildim pek tabi. Old English, Sangria, Hayalkahvesi...Caddebostan'da deniz kenarinda bira icme girisimi ancak yagmur yuzunden kacma halleri...Silgi ve Parasut'un evinde okey oynamacan, sutlu tatlilar.. Bir gece Merve organizasyonu Moda'da Cibalikapi Balikcisi ve ustune Kadife Sokak Trip keyfi... Olcusuyle icilen rakinin ve lezzetli yemeklerin ustune, 50lik Efes ve muhabbet...

Dunu ise karsi tarafa ayirmistim cok onceden. Melda'yla bulustum Taksim'de 3 gibi. Once Urban'a attik kendimizi. Urban'da sessiz sakin dibimizde uyuyan bir kediyle guzel guzel muhabbet ettik once. Sonra attik kendimizi Asmalimescit'te Nar'a. Ekibin diger elemanlari yavas yavas damladi Nar'a, muhabbet guzellesti de guzellesti. Kahkahalar, biralar, lezzetli yemekler... Ve de bi ara bucur boyu ve Louis Vitton modeli cantasiyla Onur Basturk de tesrif etti mekana. Yanina gidip "o yaptigin meslegi ben de yapmak istiyorummmm, ben de senin gibi mekan mekan gezip, en bi unlulerle kanka olup, bunlari yazip ustune bi de para kazanmak istiyoruuum" demek istesem de yapamadim. Zaten kendisi mekanda bi saat kadar kalip baska mekanlarda sosyallesmeye gitti. Biz de Nar'da gayet kivama geldikten sonra geceyi Peyote'de tombul sise Efes'le bitirmeye karar verdik. Peyote'den ciktiktan sonraysa Kizilkayalar pakladi hepimizi. Onu da yemeden donmuyorum ya bahtiyarim.

Bir sonraki Turkiye ziyareti Eylul sonu Ekim basi insallah. Gozde ve Mert'in dugunu icin... Izmir, Ege sahilleri ve Istanbul... Mutlu mutlu geldim, mutlu mutlu donuyorum. Yarindan sonra Eindhoven'dan bildirmeye devam...